'À la carte' sorumluluk

21 Mart günü, baharın başlangıcı olarak kabul edilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Birleşmiş Milletler reformuna ilişkin raporunu 21 Mart günü açıklayarak, adeta kıştan bahara doğru geçişin raporunu sunduğu izlenimi vermek istiyor olabilir.

21 Mart günü, baharın başlangıcı olarak kabul edilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Birleşmiş Milletler reformuna ilişkin raporunu 21 Mart günü açıklayarak, adeta kıştan bahara doğru geçişin raporunu sunduğu izlenimi vermek istiyor olabilir. Nitekim, bu raporu takdiminde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmada da böyle bir vurguyu bulmak mümkün.
Kofi Annan'ın Birleşmiş Milletler reformuna ilişkin raporu 'Daha Geniş Özgürlük: Herkes İçin Kalkınma, Güvenlik ve İnsan Hakları' başlığını taşıyor. Böylece, kalkınma, güvenlik ve insan hakları konularının öncelik taşıması önerilen bir dünya düzeninin uluslararası örgütü olma hedefine dikkat çekildiği söylenebilir.
Ancak, bilindiği gibi, devletlerin kurduğu bu gibi uluslararası örgütlerin, yine o devletlerin kendi ulusal çıkarlarının üstünde, onlardan bağımsız bir politika izleme kabiliyeti, İkinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği günlerden bugünlere tartışılan bir konudur. Bu kategori örgütlerle ilgili olarak, konunun, hukuksal cephesinde bir sorun yoktur. 1940'ların sonlarından beri, bu örgütlerin de, devletler gibi, fakat onlardan ayrılan bazı yanları da olabilen bir hukuksal kişiliğe sahip oldukları kabul edilir. Sorun, bu yapıların nereye kadar ve nasıl bir politika oluşturup yürüteceği noktasında toplanır.
Kofi Annan'ın, böyle kapsamlı bir yüzyıl projesini bahara girerken sunmasında, bu örgüte üye devletlere, raporu inceleme ve çalışma süresi tanıma niyeti olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki eylül ayında, örgütün yeni toplantı döneminin başlangıcında, üye devletlerin bu raporda sunulan tavsiyeler konusunda kendi katkılarını ve hazırlıklarını belirleyerek, bu açılış zirvesine katılmaları ve raporu hayata geçirmeye hazır olmaları arzu ediliyor.
Genel Sekreter, bu takdim konuşmasının başlangıcında, bu gibi öneriler karşısında, devletlerin genellikle kendi öncelikleri üzerinden hareket etmeyi tercih ettiği ve bu konuda da bir uzlaşmanın kabil olamaması nedeniyle, ortaya 'à la carte' bir mönü çıktığına dikkat çekiyor: Hoşunuza gideni alabilirsiniz, diğerlerinden uzak durursunuz. Ve ekliyor: bu defa, böyle bir yaklaşım olmayacak.
Annan'ın 'à la carte' vurgusu, ilginç çağırışımlar yapabilir. Zira, George W. Bush yönetiminin işbaşına geldiği ilk aylarda, bu terim, Bush yönetiminin uluslararası hukuka ve bu sayede oluşturulacak bir
uluslararası düzene yönelik yaklaşımının başlıca ilkesi olarak sunulmuştu. O dönemin, ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey bürokratlarından Richard Haas'ın, tam da bu kelimelerle ifade ettiği görüşüne uluslararası basında yer verildiğini hatırlıyorum.
O halde, Annan'ın bu reform girişimi, özellikle Bush yönetimi altındaki ABD'nin karşısında, uluslararasılık ağırlığı taşıyan karşı bir söylem ya da çıkışın dillendirilmesi olarak nitelenebilir mi? Bunun, biraz naif bir değerlendirme olacağı, sanırım kuşku götürmez. Zira Birleşmiş Milletler'in, bu raporun hazırlanması sürecinde, ABD yetkilileriyle nasıl da çetin bir mücadele içinde olduğunu uluslararası basın aracılığıyla adım adım izlemek mümkündü.
Dolayısıyla, kalkınma sorunlarında kuzey ülkelerinin manevi bir sorumluluk altında olduğunun vurgulanması; uluslararası güvenlik sorunlarında yeni bir üyelik tasarımıyla Güvenlik Konseyi'nin rolünü bileyleme çabasının gösterilmesi, fakat devletlerce kuvvete başvurma hallerinin kapsamını yeniden tanımlama gereğinin duyulması; ve insan haklarının korunması hedefine yönelik olarak, Ekonomik ve Sosyal Konsey bünyesinde kurulmuş İnsan Hakları Komisyonu'nun yapısının değiştirilmesinin önerilmesi, böylece insan haklarına saygılı olmayan devletlerin üyeliğinin kabul edilmemesi gibi tavsiyelerin biçimlenmesinde, Birleşmiş Milletler ve ABD arasındaki bu çekişmenin de etkilerini bulmak mümkün.
Birleşmiş Milletler'in kurulduğu yıllarda, elbette bir dünya savaşının sona ermesi arzusu ve barış içinde bir dünya beklentisinin belirleyici bir etkisi olmuştu. Ancak o zaman geçerli olan temel nitelikte bir sorumluluk, sanırım bugün de kaybolmuş değil. Bu, diğerlerinden daha iri devletlerin, bu eşitsizliğin avantajlarından yararlanmak için, nereye kadar 'à la carte' politikalar gütmekte ısrarlı olabileceğidir. 1940'larda, bu irilik, etik bir sorumluluğun denetiminde varsayılmıştı. Ya bugün?