Live-8 ve G-8

Gelişmiş sekiz ülkenin bu hafta, Edinburg'da yapacağı G-8 zirvesinin öncesinde, başını Bob Geldof ve U2'dan Bono'nun çektiği Afrika'daki yoksulluk ve sefaleti tarihe gömmek için düzenlenen rock konserleri sayesinde sesini duyurmaya çalışan bir dünya kampanyası başladı: 'Live-8'.

Gelişmiş sekiz ülkenin bu hafta, Edinburg'da yapacağı G-8 zirvesinin öncesinde, başını Bob Geldof ve U2'dan Bono'nun çektiği Afrika'daki yoksulluk ve sefaleti tarihe gömmek için düzenlenen rock konserleri sayesinde sesini duyurmaya çalışan bir dünya kampanyası başladı: 'Live-8'. BM Genel Sekreteri Kofi Annan da, kravatsız olarak çıktığı sahnede, konser izleyicilerine 'gerçek birleşmiş milletler' diye hitap etti.
Bundan yıllar önce, yine Bob Geldof'un öncülüğünde Afrika'daki açlığa dikkat çekmeye çalışan bir kampanya daha düzenlenmişti. Şimdiki kampanyada da bundan cesaret alındığı söylenebilir. Daha geçmişte, 1970'lerin başlarındaysa, savaş ve ayrılık nedeniyle çaresizlik içindeki Bangladeş halkı için düzenlenen büyük konserde, George Harrison, Leon Russell, Bob Dylan ve Eric Clapton'un sahne üzerindeki görüntüleri hâlâ hatırımdadır.
Bu tür kampanyaların, bir soruna kamuoyunun dikkatini çekmekte veya bu amaçla bir fon yaratılmasına katkıda bulunmakta katkısı olabiliyor. Bilmiyorum, belki bu defa da olabilir.
Ancak Live-8 rock konserleri kampanyasının kısa vadeli hedefi, G-8 liderlerinin dikkatini çelmeye odaklanmış görünüyor.
G-8 zirvesinin öncesinde, geçen hafta Financial Times gazetesinde yer verilen bir açıklamasında, Kemal Derviş, dünyadaki kalkınma sorunlarının güvenlik sorunlarına bağlandığını belirtiyordu. Ve bu nedenle, dünyaya bir adalet bilinci, genç insanlar için bir fırsat, bir hakkaniyet bilinci aşılamak zorunda olduğumuzu vurguluyordu: "Eğer güvenli bir dünya istiyorsak insanlara katılımda bulundukları hissini kazandırmak zorundayız." Derviş, bu nedenle G-8 ülkeleri arasında varılan ve bu haftaki zirvede teyit edilecek, bazı çok fakir ülkelerin borçlarının silinmesine ilişkin geçici anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını belirtiyordu. Ve bunun, sadece bir muhasebe işi olmadığına da dikkat çekiyordu.
Ancak, bu konuda, o ülkelerdeki iyi yönetişimin rolü ve BM'nin buna yönelik katkısı da, bu örgütün karşı karşıya kaldığı temel eleştirilerden biri. Gazete, Derviş'in bu konuda, demokrasinin birçok şekil alabileceğine işaret ettiğini ve UNDP olarak, kendilerinin doğrudan doğruya bir siyasi aktör gibi müdahalede bulunmayı düşünmediklerini de aktarıyordu.
BM'nin, bu bağlamda, zaten siyasi bir aktör olma kabiliyetinin çok uzun zamandır pek bir etkisinin kalmadığı biliniyor. Bu nedenledir ki, Genel Sekreter Annan'ın önümüzdeki eylül ayında, örgütün genel kurul toplantısının açılışında tartışılmak üzere, 'Genişletilmiş Özgürlükler' başlıklı planını, bu yıl mart ayında erkenden ilan ettiğini biliyoruz.
Bu öneri ve eleştirilerde, pazar koşullarında, pazardaki aktörlerin eşitliği gibi bir varsayımın mutlak bir değer taşımadığı görüşünün belirginlik kazandığı söylenebilir. Örneğin insan haklarına ilişkin konularda, farklı ilişkilerin düzenlenmesi bakımından, görece güçsüz olanın güçlendirilmesine ilişkin uluslararası mekanizmaların kurulup etkili kılınmaya çalışılması, epeydir uygulanan bir model. Ama bu modelin uygulanabilmesinin önkoşulu, her şeyden önce, insanın, hukuken de 'insan' olduğunun kabulü gibi bir kalkış hattı üzerinde mutabık kalmayı gerektiriyordu. Sömürgecilik sonrası mücadelenin buna yönelik katkısı, sanırım göz ardı edilemez.
Bu defa üzerinde durulması gerekecek sorun, dünyanın fakir ülkelerine yönelik fakat sadece ekonomik bakımdan bir güçlendirme planıyla da sınırlı kalmayan bir düzenin yapılandırılması üzerinde toplanacaktır. Zira, BM örgütlenmesinin siyasi gücünün sınırları karşısında, tamamen güvenlik temelinde bir dille inşa edilip uygulanmakta olan büyük devletler düzeninde, yukarıdaki tartışma ışığında kısa vadede kayba uğrayacaklar o büyük devletler olacağına göre, bu kısa vadeli ekonomik kaybın orta vadede siyasi bir kazanıma dönüşeceği öngörüsü nasıl pekiştirilebilir? Bu sorunun cevabında, bu devletlerin güttüğü politikanın aksine, çok taraflılığı içeren bir uluslararası örgütlenmenin rolü, sanırım hiç de yabana atılmamalı.