'Lüzum, hudut, şümul, zaman'

Hükümetin, birden sert bir siyasi manevrayla 'savaşmanın erdemi' söylemini öne çıkarması, büyük bir talihsizlik olsa gerek, hem toplum olarak bizim...

Hükümetin, birden sert bir siyasi manevrayla 'savaşmanın erdemi' söylemini öne çıkarması, büyük bir talihsizlik olsa gerek, hem toplum olarak bizim açımızdan, hem de bir siyasi parti olarak AKP bakımından. Bu tutum değişikliğindeki görünür farklılığın, ABD Başkan Yardımcısı Richard Cheney'in Başbakan Gül'ü telefonla aramasına paralel gelişmesiyse, talihsizlikten de öte, ABD ile stratejik işbirliği ilişkisinin, hangi mecrada ve nasıl bir üslupla yürütüldüğünü görmek bakımından pek hoş bir örnek olmasa gerek.
Sonuçta, hükümetin bugün bir izin almak üzere Meclis'e tezkere (ya da tezkereler) sunacağı belirtiliyor.
Bu girişim sonucunda, Meclis'in iradesi olumlu olursa ve bir karar alınırsa, Türkiye basınının sürekli olarak yaptığı gibi (buna Radikal de dahil), bunun anlamı bir 'yetki devri' olmayacaktır. Kısaca, TBMM, kendi yetkisini hükümete, yani yürütme organına devretmiş olmayacaktır.
Biraz Türkiye Anayasası ve kuvvetler ayrılığı sistemi hakkında bilgisi olanların böyle bir ifadeden kaçınması gerekir. Bu nedenle, Meclis'in, olası bir olumlu kararının adı, Anayasa'nın 92. maddesinde de belirtildiği gibi, sadece bir 'izin verme'den ibarettir.
Fakat sorun bununla bitmiyor. Hükümet bu 'izin' işlemini nasıl yorumlayıp, uygulayacaktır? Üstelik bugün olduğu gibi, Meclis'te büyük bir çoğunluğa sahip bir hükümet partisinin, Meclis tarafından kendisine verilen böyle bir 'izni', basında sürekli yapılan o yanlış gibi, bir 'yetki devri' olarak kabul etmesi ve buna uygun hareketi önlenebilir mi? Tabii, demokratik bir anlayış çerçevesinde, devlet aygıtlarının işleyişinin belli yetki ve sorumluluk sınırlarına sahip olması ve bunun denetimi sayesinde yürütülmesi beklenir.
Bugüne kadar, özellikle 1990-1991 Irak-Kuveyt bunalımı sırasında hükümet tarafından hazırlanan ve Meclis'çe uygun bulunup kabul edilen kararların ilk ikisinde, hükümete verilen bu iznin kullanımı, 'lüzum, hudut ve şümulü' hükümetçe tayin ve takdir edilmek üzere verilmişti. Aynı dönemde kabul edilen sonuncu karardaysa, bu nitelendirmelerin yanı sıra, izne konu oluşturacak faaliyetlerin yerine getirilme 'zamanı'nın takdir ve tayini de hükümete bırakılmıştı. Sonuncu karar, Ocak 1991'de alınmıştır ve Türkiye'nin, Irak'a karşı o tarihte düzenlenen 'Çöl Fırtınası Harekâtı'nda ülkesinin ve ülkesindeki yabancı silahlı kuvvetlerin de kullanılması olanağının sağlandığı bir karardır.
Acaba bu konular, bugünkü kararda nasıl belirlenecektir? 1990'daki bunalımda, hükümete bu ölçüde geniş bir alanda izin verilmesi, o tarihte Anayasa Mahkemesi önüne götürülmüş olsa da, mahkemenin bu konuyu değerlendirmekten kaçınmasıyla sonuçlanmıştı. Ancak, 1991 yılında, BM Güvenlik Konseyi'nin, Irak'a karşı Kuveyt ülkesini terk etmesi amacıyla, gerekli olan her türlü tedbirin kullanılması çağrısında bulunduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Bugünün koşulları, ciddi bir meşruiyet sorununun gölgesinde belirlenmeye çalışıldığına göre, hükümetin Meclis'e sunacağı karar tezkeresinin metni, herhalde bu gerçeğin ışığında kaleme alınmak zorundadır.
Kısaca, bugün veya bayramdan sonra, 'lüzum, hudut, şümul ve zamanı', hiçbir kayda bağlı olmaksızın, tamamen hükümetçe belirlenecek böyle bir kararın kabulü, ABD'nin mevcut ve olası, belirsiz Irak politikası karşısında, hükümetin, aslında Anayasa gereğince Meclis'in bilgisine sunması gerekirken, bundan kaçınarak akdedeceği ikili anlaşmalarla birlikte, ABD ile yürütülen kapalı bir 'stratejik ilişki'nin icrasını daha da kolaylaştıracaktır.
Bugün ve yarın, hükümetin bu yönde kapalı bir politika takibine karşı toplumsal muhalefetin sesini yükseltmesi kaçınılmaz bir hal alıyor. Herhalde, kendini ifade etme konusunda büyük bir siyasi badire altında kalan mevcut hükümet partisinin lideri ve onun kadroları, böyle bir toplumsal sesi yadırgamamalıdır.