Manisa'nın ve Bingöl'ün gençleri

Geçen hafta meydana gelen Bingöl depremi, bir kez daha idare ve insanlar arasındaki ilişkinin Türkiye'de hangi koşullarda ve nasıl belirlendiğini ortaya koydu.

Geçen hafta meydana gelen Bingöl depremi, bir kez daha idare ve insanlar arasındaki ilişkinin Türkiye'de hangi koşullarda ve nasıl belirlendiğini ortaya koydu. Depremde meydana gelen tüm can ve mal kaybının elemi tartışılmaz. Ama bu ağır sonuca yol açan temel nedenleri açıkça gözümüzün
önüne seren bazı olaylar, adeta simgeleşen bir niteliğe de sahip oluyor. Bu depremde yerle bir olan Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu da, böyle acı bir örnek.
Deprem sırasında yatakhanelerde uyumakta olan onlarca çocuğun cesedi ve yakınlarının acısı, tüm Türkiye devlet teşkilatının ve toplumun yüzüne vurulan bir 'hizmet' tarzını simgeliyor. Bu, idarenin işleyiş tarzının, nasıl da ülke insanlarının hayatı pahasına ölümcül bir niteliğe dönüşebileceğidir. Bu sonuç, aslında, kayda geçen bir başka gerçeğin hiç de uzağında değil. 1995'te, Manisa'da işkence altında kalan gençlerle bugün Bingöl'de okullarının altında kalan gençler, sadece aynı anlayışın farklı kurbanları.
Devlet idaresinin işleyişiyle ilgili şekli birtakım kurallar ve usul esasları, her şeyden önce nesnel ve denetlenebilmeye elverişli, saydam bir faaliyet tarzının icrası bakımından gereklidir. Bunlara uyulmadığının iddia edilmesi halinde yapılması gereken de, öncelikle idare cephesinde bu iddianın aslı olup olmadığının araştırılmasıdır. Bunun içindir ki, Anayasa'da, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yoluna gidilebileceği, açıkça vurgulanır. Yargı yoluna başvurmanın amacı, sadece bir mağduriyetin giderilmesi değildir. Bunun öncelikli hedefi, gerçeğin ne olduğunun belirlenmesidir. Bu gerçek, idarenin, dolayısıyla devlet teşkilatının tamamen aleyhine sonuçlansa bile..
Deprem gibi bir doğal afet nedeniyle idareyi sorumlu tutabilir miyiz? Bu, hukuki tabirle bir 'mücbir sebep' değil midir? Diğer bir deyişle, ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen ve gerçekleşmesi halinde de, takdire bağlı bir uygulamayı ortadan kaldıran doğal bir olay. Ancak bu gibi doğal afetler karşısında eli kolu bağlı oturmayı kaçınılmaz gören, bunu takdiri ilahi ya da kaderimiz diye değerlendiren bir anlayış karşısında, insanların 'devlet'
diye bir teşkilat kurgusu içinde yaşamalarının anlamı nedir? Bu konuda asıl sorumluluğu üstlenen idarenin temsilcileri, bu anlayışın aksi bir söylemi Cumhuriyet'in ilkeleri bağlamında, her fırsatta tekrarlar durur. Fakat, öğretim kurumlarının duvarlarına, 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir' özdeyişini yazmakla, depremde o binaların yıkılması arasındaki fikri bağ görülmek istenmez.
Bunun, Türkiye idaresinin, hizmet sorumluluğu altında olduğu insanlara karşı nasıl yabancılaşmış olduğundan başka bir anlamı yok. Bu nedenle, hukuken öngörülemeyen bir doğal afetin ezici, hareket seçeneklerini ortadan kaldıran nitelikte bir etki yaratmasından çok, buna karşı etkili tedbirlerin alınması sorumluluğu öne çıkıyor. Kısaca, bu mağduriyetin nedeni doğrudan doğruya bir idari eyleme dayanmasa da, idare sorumludur.
Nitekim, 1990'lı yıllardaki Erzincan ve Dinar depremlerinde, oturdukları devlet lojmanları yıkılmış iki kamu görevlisinin açtıkları davalar sonucunda Danıştay da bu yönde bir hukuki görüşü ortaya koymuştu. Danıştay'a göre, '...birinci derecede deprem bölgesi olan Erzincan ilinde gerekli inceleme ve araştırma yapılmadan söz konusu binanın (lojman) satın alınmasında davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu' anlaşılmıştır. Tabii, bu idari sorumluluğun yanı sıra, bir de ölümle sonuçlanan bu 'hizmet' tarzından dolayı, bireysel olarak cezai bakımdan da sorumlu tutulması gerekenler var.
Bu durumda, Başbakan'ın felaketzedeleri ziyareti sırasında söylediği gibi, bu olanları 'kaderimiz' olarak kabul edersek acıyı da hafifletiriz yollu tesellisi, belki o acılı insanlarla görüşürken bir ölçüde yatıştırıcı bir anlama sahip olabilir. Ama gerçek, bir işkence mağduruna, bunun kaderi olduğunu düşünürse iç huzuruna erişeceğini telkin etmekten farksız ve o ölçüde mevcut yabancılaşma söyleminin bir tekrarından ibaret görünüyor. Bu idare tarzına karşı etkili toplumsal bir takibin yürütülmesi, konular birbirinden farklı olsa da, aslında hedefi aynı olan bir yönelimi ifade ediyor.