Meclis neye karar verecek?

ABD Başkanı George W. Bush'un hem ABD'ye hem de Birleşmiş Milletler örgütüne yönelik ültimatomundan sonra, en azından, bunun 'görüldüğü'nü söylemek mümkün.

ABD Başkanı George W. Bush'un hem ABD'ye hem de Birleşmiş Milletler örgütüne yönelik ültimatomundan sonra, en azından, bunun 'görüldüğü'nü söylemek mümkün. Ankara'daki gelişmelerin aktarıldığı kadarıyla, Türkiye de bu çevreye dahil olma sürecinde ilerliyor. Açıkça kaba kuvvete dayanan bu çıkışın ardından, doğal olarak net gelecek tahlilleri yapma olanağı yok. ABD'nin uzun sürecek bir çatışmaya batması, bir olasılık. Bunun aksine, kısa sürede Bağdat'ın düşmesi ve Saddam Hüseyin yönetiminin ülke üzerindeki denetimini yitirmesine bağlı gelişmeler sonunda, Irak'ta koalisyon güçlerinin denetiminde güdümlü bir yönetimin inşası da, diğer bir olasılık olarak sunuluyor.
Bu sonuçlar, görece kısa vadeli bir gelecek tahlili niteliğinde. Ancak bundan ötede bir tahminde bulunurken, bugünün hangi koşullarla belirlendiğini de gözden uzak tutmamak gerekiyor. Realpolitik sevdalıları, aslolanın kuvvet ve çıkar zemininde bir düzen anlayışının belirlenmesi olduğunda ısrar etseler de, yaklaşık 350 yıldır bunun karşıtı bir hukuki söylemin gitgide ağırlık kazandığı bilinir. Bunun anlamı, özellikle yirminci yüzyılın ortalarından beri, devletlerin, kendi egemenliklerine dayandırarak ve tamamen çıkarları doğrultusunda kuvvete başvurmaktan kaçınmalarının hukuki bir yükümlülük olarak kabulüydü.
Bugün, özellikle Başkan Bush'un son günlerdeki pervasız kuvvet politikasının iyice berraklık kazanmasıyla ortaya çıkan durum, uluslararası
ilişkilerde, hukuki bir söylem olarak dahi, kuvvetten kaçınma yükümlülüğünün ortadan kaldırılabileceği anlamına gelir. Bu politikanın çok yeni olmadığını söyleyebiliriz, bileğine güvenen bazı devletlerin bu yönde eylemlere giriştiği örneklerle karşılaşmıştık. Hatta, bazılarının çok yeni bir gelişme sandığı önleyici ya da ön alıcı meşru müdafaa veya vuruş eylemleri de, özellikle Soğuk Savaş ortamında ileri sürülmüştü ve meşruluğu hep reddedilmişti. Bugün Bush yönetiminin, bunu bir savunma doktrini olarak ortaya koyması, küresel ölçekte bir savunma kaygısıyla örüldüğü için bu tavrın karşısında duran her şeyi ve herkesi hasım olarak görme saplantısını ifade ediyor. Ve zaten, asıl bu nedenle artık 1945 sonrasında oluşturulmaya çalışılan uluslararası düzenin temel yapıtaşlarının devrilmekte olduğu söylenebilir.
Karşı karşıya bulunduğumuz bu sorunun özü, konuyu hiç eğip bükmeden, ABD'nin tehdit olarak algıladığı bir hedefe yönelik tek taraflı kuvvet kullanmasıdır. Hatırlanacak olursa, 1999 yılı baharında, NATO kuvvetlerinin
Yugoslavya'ya karşı düzenlediği ve üç ay süren hava saldırısı da böyle bir öze sahipti. Ancak o zaman, sorunun bu tarafının vahameti pek ön planda tutulamadı. Her şeye rağmen, Belgrat yönetiminin güneydeki Kosova Arnavutlarına yönelik topluca sınır dışı etme veya katletme gibi bir tutum içinde olması, Bosna vahşetinin de etkisiyle, başta ABD ve Britanya tarafından böyle bir müdahaleyi savunma kabiliyetini artırdı. Oysa, daha enternasyonalist bir söylemle dile getirilse de, sonuçta savunulan tamamen güçlünün haklı olduğu bir politikadan başka bir şey değildi.
Bugün, TBMM'de milletvekillerinin karşı karşıya bulunduğu karar da, Türkiye cephesinde bu politikanın oylanması anlamına geliyor. Türkiye'nin milletvekilleri, yeni bir hukuki düzene doğru atılacak hayırlı adımlar söylemiyle teselli edilmeye çalışılarak, hukuktan uzaklaşma konusunda görüşlerini ortaya koyacaklar.
Bu yeni düzen, şimdilik ortaya çıkan karakteri itibarıyla güce bağlı olacağına göre ve ABD, bu konuda kendini rakipsiz görme halini sürdürdüğüne göre, ABD ile üzerinde anlaşmaya varıldığı belirtilen mutabakat zaptı ve benzeri 'hukuki' anlaşmaların, gerçekten hukuki bir güce sahip olduğu konusunda emin olmak, biraz naif bir değerlendirme sayılmaz mı? Hele, Anayasa'da sadece 'yabancı silahlı kuvvetlerin ülkede bulundurulması' gibi bir kayda yer verilmişken, bu kuvvetlere, ülkenin transit olarak veya konaklayarak kullandırılması amacına yönelik izinlerin hukukiliği, ciddi ölçüde tartışma gerektirmez mi? Yoksa milletvekilleri, meşruiyetten uzak bir amaca yönelik olarak ve içeriğine hâkim olmadıkları bir 'anlaşma'nın icrası için mi izin verecekler?