Meclis ve meşruiyet

ABD'nin müdahalesine katılım, sadece Meclis'in alacağı bir kararla meşru hale gelemez.

Irak'a yönelik ABD askeri müdahalesine, Türkiye'nin hangi koşullarla katılacağı konusunda, ABD ile yürütülen görüşmelerin bir ölçüde netlik kazanmakta olduğu ve hükümetin, Türkiye'ye yabancı asker kabulü ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi konusunda Meclis'in iznini almak üzere hazırlayacağı bir tezkereyi Meclis'e sunacağı, bazı hükümet üyeleri ve basın tarafından bildiriliyor.
Fikret Bila'nın, dün Milliyet'te belirttiğine göre, hükümet, karar tezkeresinin kapsamı konusunda, gayriresmi olarak Anayasa Mahkemesi'nin de görüşünü almış. Bu habere göre, mahkeme, 'tek meşruiyet kaynağının TBMM olduğu yönünde' bir görüş bildirmiş. Anayasa Mahkemesi'nin bu görüşü, belki hükümetin rahat bir soluk almasına fırsat vermiştir, ama Türkiye'nin, bu en üst düzeydeki yargı organının, şayet doğruysa, bu yöndeki görüşü hukuki ve hukuk dışındaki gerçekler bağlamında isabetli bir görüş müdür?
Hükümet, yabancı asker kabulü ve Türk birliklerinin ülke sınırları ötesine gönderilmesi konusunda bir 'izni' (bir kez daha belirtmekte yarar var, 'yetki'yi değil) Meclis'ten talep ederken, bunu hangi amaçla yapmaktadır?
Türkiye'nin, ani ve ezici bir silahlı saldırıya maruz kalma tehdidi, başka yoldan karşılanması mümkün olamayacak ölçüde yakın mıdır? Hayır. Böyle olsaydı veya bu yönde güçlü bir yakın tehlike doğmuş olsaydı, Türkiye meşru müdafaa konumunda bulunacağı için, Meclis'ten bir iznin alınması mümkündü. Oysa, görünen o ki, böyle bir durumun baş göstermesi, ancak ABD askeri müdahalesi başladıktan sonra ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilir. Üstelik buna ek olarak, BM Güvenlik Konseyi'nin, Irak'a karşı askeri nitelikte zorlayıcı tedbirlere başvurulması yönünde bir kararının da bulunmayışı, Meclis'in, ülkeye yabancı asker kabulü ve Türk birliklerinin yabancı bir ülkeye gönderilmesini nasıl meşru kılabilir?
Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Meclis'in vereceği bir izin kararıyla, meşruiyetin durumunun saptanmış olacağını ileri sürüyor. Anlaşılan, Bakan'ın bu görüşü, Anayasa Mahkemesi'nin mütalaasından mülhem ya da ona paralel bir görüş. Fakat burada, tamamen birbirine karıştırılmış kavramlarla bir sonuca varılmış gözüküyor. Tartışılan konu, Meclis'in, Türkiye'nin güvenliğinin tehdit altında olduğu koşullar karşısında, BM Güvenlik Konseyi gibi bir uluslararası merciin kararını beklemek zorunda kalıp, elinin kolunun bağlanması değildir. Eğer böyle acil bir güvenlik çıkarı söz konusu olsaydı, zaten her devlet gibi Türkiye de, doğal bir hak olarak kabul edilen meşru müdafaa hakkına başvurarak, hukukun öngördüğü çerçevede ne gerekiyorsa onu yapabilirdi.
Oysa, ABD'nin askeri müdahalesi karşısında, buna dahil olup olmama sorunu, sadece Meclis'in vereceği bir kararla meşruiyet kazanmış sayılabilecek bir konu değildir. Hatta Meclis, aynen diğer devletlerin anayasal organları gibi, gayrimeşru bir kuvvet kullanma eylemine kendi kararıyla meşruiyet kazandıracak bir yetkiye de sahip değildir. Bu nedenledir ki, Anayasa'nın 92. maddesinde, ancak 'uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde' gerçekleştirilecek bir kuvvet kullanma eylemine vurgu yapılmıştır.
Burada kastedilen 'meşruiyet', her kişinin veya her devletin kendi çıkarlarına göre anlam verip yorumlayacağı, salt siyasi nitelikte bir kavram değildir. Bu, uluslar arasında üzerinde mutabık kalınmış ve kendisine hukuki bir değer atfedilmiş bir uluslararası kamusal normu ifade eder. Bu gerçeği hiçe sayarak uluslararası düzenin değerlerini ve yapılarını bozmaya çalışan ABD'nin tek taraflı müdahalesine dahil olan bir Türkiye, açıkça ve tartışmasız bir şekilde, 'meşruiyet' kavramını ABD'nin belirlediği bir biçimde tanımlamış ve buna uygun siyasi, askeri ve ekonomik
gelişmelere sürüklenmeyi kabul etmiş olacaktır. Bu durumun, sadece
'mutabakat muhtıraları'yla aşılabileceğini sanmaksa, ancak trajikomiktir.
Gayrimeşru bir kuvvet kullanma eylemi, Türkiye milletvekillerinin, adeta kendi meşruiyetlerinin de bir ifadesiymiş gibi yorumlanamaz. Hele böyle bir kararın, Türkiye'nin egemenliğinin bir kanıtı olarak sunulması, Türkiye'nin egemenliğinin, kendi organları tarafından ihlalinin güzel bir örneğini oluşturur.