Nasıl bir yargı?

Bildiğiniz gibi, yeni Türk Ceza Kanunu, dünden itibaren yürürlüğe girdi. Kanunun yürürlük tarihi aslında 1 Nisan olarak öngörülmüştü, fakat kamuoyunda...

Bildiğiniz gibi, yeni Türk Ceza Kanunu, dünden itibaren yürürlüğe girdi. Kanunun yürürlük tarihi aslında 1 Nisan olarak öngörülmüştü, fakat kamuoyunda, bu kanunun, özellikle basın özgürlüğüyle ilgili hükümlerinde, ciddi sınırlamalar olabileceği yönündeki eleştiriler ve başka bazı nedenler dikkate alınmış olmalı ki, böyle bir değişiklik tercih edildi. Ancak dünkü Radikal'de ve diğer bazı başka gazetelerde, basın özgürlüğüyle ilgili eleştirilere konu bazı hükümlerde değişiklik olmadığına dikkat çekiliyordu.
Ben, tek tek bu konular üzerinde durmak istemiyorum. Şimdilik bazı maddelerin düzenlenme tarzı bağlamında, gerçekten bu endişeleri haklı kılabilecek sonuçlar çıkarmak mümkünse de, hukuk kurallarının asıl etkisi, uygulanma sırasında berraklaşır. Uygulamadan kastım, özellikle yargının uygulamasıyla ilgili. Ve böyle bir uygulama, Anayasa'ya aykırılık iddialarını da kapsar.
Türkiye hukuk sistemine göre, bir yargıç, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatine göre hüküm vermek zorundadır. Anayasa'nın ilgili hükmü bunu vurgular. Anayasa ve kanun terimleriyle neyin kastedildiği bellidir. Benim, bu konuyla ilgili tartışmalarda görebildiğim kadarıyla, bu hükmü değerlendirirken asıl sorun, 'hukuk' teriminin anlamı üzerinde doğar.
Burada vurgulanmaya çalışılan husus, bir hukuk geleneğinin ta kendisidir. Ve genellikle sanıldığının aksine, siyasi bir yönelimi de içinde barındırır. Çünkü, hangi hukuk geleneğinin mirasçısı olduğumuz
ve bunu bugün nasıl yorumlayıp hangi yönde çıkarsamalarda bulunabileceğimiz gibi sorular siyasi bir duruşu da ortaya koyacak sorulardır. Bu çerçeve içinde anlamlandırılacak bir 'hukuk' terimi, sadece ulusal hukukla da sınırlı değildir, uluslararası hukuku da kapsamına alır. Yargıcın hukuk ufuklarının bu ölçüde geniş olmasını hedefler.
Üstelik yargıcın, uluslararası hukuk sularına da açılan bu yorum gücü, Anayasa'nın 90. maddesinde, geçen yıl yapılan değişiklikte
belirtildiği gibi, sadece temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarla da sınırlı görülemez. Bunları da aşar ve bir andlaşma niteliğine sahip olmayan uluslararası hukuk normlarını da kapsamına alır.
Bugün, Kıta Avrupası ülkelerinde de, Anglosakson hukuk geleneğinin bir ifadesi olan, yargıcın hukuki yorum gücünün sınırlarını genişleten bir uygulama gitgide yaygınlık kazanmış durumda. Sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi veya Avrupa Toplulukları Adalet Divanı gibi uluslararası ya da ulusalüstü nitelikte yargı yerlerinin güçlü bir biçimde bu gelenek doğrultusunda bir yargısal uygulamayı geliştirdiğini söylemek istemiyorum. Kıta Avrupası ülkelerinin kendi hukuk uygulamalarında dahi, böyle bir hukuki yorum gücüne bağlı bir yargısal gelişme açıklıkla görülüyor. Herhalde yargıçların, sadece birer 'yargı bürokratı' olarak görülmesi, hukukun üstünlüğü kavramının da altını oyacak bir beklenti olurdu.
Anayasa, Cumhuriyet'in niteliklerinin belirtildiği 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin, 'insan haklarına saygılı' bir hukuk devleti olduğunu vurgular. Bu hükmün anlamını sorgularken, herhalde yargıçların
kendi faaliyet alanlarının bunun dışında bırakıldığı gibi bir anlam çıkarmak mümkün değildir.
Elbette Anayasa'nın 2. maddesindeki bu hüküm, sadece yargıyı değil, yürütme ve yasamayı da kapsayacaktır. Örneğin yasama organının asli faaliyeti olan kanun yapma işlevinin temelinde de, Anayasa'nın,
'değiştirilemeyen ve değiştirilmesi teklif edilemeyen' bu hükmünün etkili kılınması gerekmez mi?