Ne zaman yargıya müdahale?

Geçen hafta, TÜSİAD toplantısında yapılan konuşmalar ve buna yönelik Başbakan'ın tepkisiyle gelişen olaylar, Taha Akyol'un deyişiyle, şimdilik 'baltaların gömülmesiyle' sonuçlandı.

Geçen hafta, TÜSİAD toplantısında yapılan konuşmalar ve buna yönelik Başbakan'ın tepkisiyle gelişen olaylar, Taha Akyol'un deyişiyle, şimdilik 'baltaların gömülmesiyle' sonuçlandı. Malûm, bu tartışmanın da konusu yargıyla ilgiliydi.
Son günlerde, 'yargıya müdahale' veya yeni Ceza Kanunu'ndaki ifadeyle, 'yargı görevi yapanı etkileme' (Madde 277) ya da 'âdil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' (Madde 288) gibi gerekçelerle sert eleştiri ve tartışmalarla karşılaşıyoruz. Bunlar, farklı mertebedeki siyasilerden olduğu kadar, toplumun değişik kesimlerinden de kaynaklanabiliyor.
Türkiye, kuvvetler ayrılığını benimsemiş bir siyasi rejime sahip. Bu nedenle, bu ilkenin hukuken ve siyasi olarak, etkili bir biçimde uygulanabilmesi için Anayasa'da düzenlenmesi şarttır. Nitekim Anayasa'nın ilgili hükümlerinde, öncelikle korunmaya çalışılan bu ilkenin dokunulmazlığıdır. "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz" diyen Anayasa'nın 138. maddesinde, yürütme karşısında yargının bağımsızlığının vurgulandığını açıklıkla görmek mümkün.
Aynı maddede, "görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisi'nde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz" denilmekle, bu defa, yasama organının yargıya yönelik mesafe açıklığı hukuken vurgulanıyor.
Hukuk fakültesinde öğrenciyken, hocam profesör Lûtfi Duran'ın, Türkiye'de, bu ilkenin nasıl sulandırıldığıyla ilgili eleştirilerini hatırlıyorum. Duran, o eleştirel sözlerinde, bazı yüksek yargı organı başkanlarıyla, hükümetin veya devlet erkânının birbirlerine yaptıkları nezaket ziyaretlerine dikkat çekiyordu ve bir kuvvetler ayrılığı rejiminde, bunun bile söz konusu olmaması gerektiğini önemle belirtiyordu. Bazı meşruti monarşilerde, yüksek yargı mensuplarının kral veya kraliçe huzurunda, diğer devlet yetkililerinden farklı davranış ve protokol kurallarına tâbi olmasının gerekçesi de, bu mesafeyi görünür kılma çabasından başka bir şey değildir.
Zaten demokrasilerde, kâğıt üzerinde yazılı olan birtakım ilke ve kuralların ötesinde, bunların kurumlar veya yetkili kişiler arasındaki ilişkilerde nasıl uygulandığının görülmesi daha önemlidir. Çünkü uygulamada böyle bir anlayışın hâkim olduğunun görülüyor olması, zaten o kuralların varlığına da gerek göstermeyebilir. Dünyada, anayasası veya belli konulara özgü kanunları olmayan, ama bu konularda harfiyen uyulan siyasi teamülleri bulunan demokrasiler de var.
Aynı hassasiyet, yargı bakımından da geçerli. Hatta bunun, bir âdil yargılama ilkesi olarak, insan hakları hukuku standardı haline geldiği de bilinir. Kastettiğim şu: "Âdil olmak yeterli değildir, âdil olduğunuzun görülmesi (görünür olması) da gereklidir." Biliyorsunuz, Türkiye'de Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki asker hâkim üyenin konumu, bu ilke bağlamında demokratik bir toplumda kabul edilemez bulunmuştu ve Türkiye, sonuçta Anayasası'nı bile değiştirmek durumunda kalmıştı.
Peki, devletin organlarında bir görevi ve yetkisi olmayan kişiler bakımından bu durum nasıldır? Bunlar da, yargıyı etki altında bırakabilir mi? Bu elbette mümkün. Ancak bu değerlendirmeyi, demokratik bir toplumda yaptığımızı gözden uzak tutmamız da mümkün olmayacağına göre, bunun çerçevesini nasıl belirlemek durumundayız? Aslında, bir demokrasi için bu sorunun cevabı çok basittir. Çünkü konu, birilerinin haklarının sınırlandırılması anlamına geleceği için, bir demokraside hakların sınırlandırılmasına ilişkin temel ölçütler ışığında değerlendirilir.
O halde, yargıya yönelik o eleştirel görüşler sonucunda, acaba yargısal faaliyeti altüst edici ve kararlarında bu etkinin gölgesi altında kalması sonucunu doğuracak biçimde, açık ve mevcut bir tehlike doğmuş mudur? Bir demokrasinin hâkim ve savcıları, otoriter rejimlerdekinden epey farklıdır. Onlar, o eleştirel görüşleri, açık bir toplumda yaşadıkları bilinciyle değerlendirirler.