Neden savaş karşıtlığı?

Geçen hafta sonu, neredeyse tüm dünyayı kuşatan savaş karşıtı gösteriler, bu toplumların, dünyadaki gerçeklerin farkında olmayan havai ve sorumsuz...

Geçen hafta sonu, neredeyse tüm dünyayı kuşatan savaş karşıtı gösteriler, bu toplumların, dünyadaki gerçeklerin farkında olmayan havai ve sorumsuz, marjinal, düzen karşıtı çevrelerince düzenlenen sokak karnavalları mıydı?
Kendini, fütursuzca, çok bilen, mühim ve 'ciddi' adamlar olarak sunabilen bazıları, böyle bir yakıştırmadan derin hazlar çıkarabilir ve savaş yaygarasının, hayatın insanlığa yüklediği trajik bir tercih zorunluluğu olduğunu, güya erdemli bir tavırla savunmaktan geri durmayabilir. 1990-1991 yıllarında, Irak'ın Kuveyt'i yutmasına son vermek için, bu ülkeye karşı zorlayıcı birtakım tedbirlerin uygulanmasına karşı, neden bugün olduğu gibi bir toplumsal tepkinin doğmadığını, bu ciddi zevatın kendine sormasında yarar var.
ABD'nin, tek başına bir askeri müdahaleyi kotarma çabaları karşısında, Birleşmiş Milletler sistemi iflas etmiştir gibi bir yargıya varmak oldukça kolay bir değerlendirme olur. Bu, her şeyden önce, yüzyıllardır süregelen bir mücadelenin yeni bir örneği karşısındaki kolay yenilginin tesliminden başka bir şey değildir. Devletlerin, kendi egemenliklerinin bir ifade aracı olarak savaş yolunu tercih etmeleri 20. yüzyılın ortalarına kadar reddedilmiş değildi. Ama o dönemde bile, bu anlayışa karşı bir muhalefetin yarattığı birikim, sonuçta devlet egemenliğinin bir uluslararası örgütlenme
içinde anlam taşıyacağı şeklinde, yeni bir uluslararası düzen tasarımını doğurdu.
Fakat elbette, bu siyasi ve hukuki düzen tasarımıyla iş bitmiyor. Birleşmiş Milletler'in kurulmasından sonraki dönemde de, devletlerin, kendi dış politikalarını icra etmek amacıyla kuvvete başvurmayı tercih etmesi, hep karşı çıkılması ve takip edilmesi gereken bir olgu olarak kaldı. Ancak, kuvvete başvurma söylemi de değişme yolundaydı. Bu söylemin alanını, sadece meşru müdafaa ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kararları gereğince askeri nitelikte zorlayıcı tedbirlerle sınırlandırmak, aynı zamanda, bu konuya ilişkin bir meşruiyet tartışmasının da başlangıç çizgisini oluşturdu.
Devletlerin kuvvete başvurmayı bir egemenlik aracı olarak savunması, devletler tarafından, belki çok kaba bir değerlendirme olarak görülebilirdi. Ancak, bu yeni hukukun 'meşru' kabul ettiği kuvvete başvurma kalıplarından birinin özenle seçilip, kendi özel çıkarlarına uygun bir kılıf olarak kullanılması da, hep görülen bir devlet tavrı olarak kaldı. Bu nedenle, bugün ABD'nin, tek taraflı veya çok taraflı, Irak'a karşı askeri müdahale planlarını, yüzyılların bugüne mirası olan 'meşru müdafaa' kalıbı içinde değerlendiren bir söylemi ön plana itmesi hiç de şaşırtıcı değil.
Bu söylemin, henüz bir saldırıya maruz kalmadan önceki kuvvete başvurma eylemi olarak açıklanabilecek, 'önleyici' (ya da 'ön alıcı') bir meşru müdafaa şeklindeki uygulamaları da ön plana itmiş olması, hiç yeni değil. Birleşmiş Milletler'in kurulmasından sonra vuku bulan değişik kuvvet kullanma eylemlerinin böyle bir yafta altında gerçekleştirildiğini biliyoruz. Dolayısıyla bunu, yeni bir gelişme olarak sunup, 'derin' doktrin tahlillerine girişen ve kuvvet kullanmayı ballandıran 'ciddi'
yorumculara, ancak gülüp geçmek gerekir.
Ama süregelen bu devlet tavrı karşısında, değişmeyen bir gerçek daha var: Devletin bu şiddet diline karşı, toplumsal örgütlenmenin güçlü bir ayak bağı olmasındaki kararlılık. Bu, sadece bir siyasi tercih değil, aynı zamanda, tüm bireyler tarafından talep ve icra edilmesi gereken bir hak. Birleşmiş Milletler kurulurken, böyle bir halk iradesinin sürekli olarak etkili kılınması şiar edinilmişti. Bugün, hukuken, bundan bir sapma olduğu söylenemeyeceği gibi, bu talepleri ifade etme dilinin daha güçlendiği bile söylenebilir.
Belki hatırlayanlar vardır, 1960'ların ortalarında, ABD'nin Vietnam'daki savaşının, insancıl hukuku nasıl da darmadağın ettiğini, kanıtlarıyla ortaya koyma girişimi olan Bertrand Russell savaş suçları mahkemesinin Fransa'da faaliyete başlaması için Jean Paul Sartre tarafından yapılan başvuru, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından reddedilmişti. De Gaulle'ün gerekçesi şuydu: 'Adalet, ancak devletten kaynaklanır.' Neden sonra bu mahkemenin faaliyetine başlayacağı ilk oturumunda konuşan Sartre, bu mahkemenin gücünü, aslında güçsüzlüğünden aldığını vurgular. Bugün, tüm dünyaya yayılan savaş karşıtı gösterilerin gücü de, aslında böyle bir 'güçsüzlük'ten kaynaklanıyor.