Neler oluyor?

Dünya Kadınlar Günü, bugün. Ancak, bugün 'Kutlu olsun!' demek, çok ironik bir anlam taşıyacak gibi duruyor. Bilindiği gibi, geçen hafta sonu, tatilden yararlanarak bu kutlamalar zaten başlamıştı.

Dünya Kadınlar Günü, bugün. Ancak, bugün 'Kutlu olsun!' demek, çok ironik bir anlam taşıyacak gibi duruyor. Bilindiği gibi, geçen hafta sonu, tatilden yararlanarak bu kutlamalar zaten başlamıştı. Toplantı ve gösteri yürüşüşü özgürlüğünün bir parçası olarak da, birçok faaliyet düzenlendi. Fakat bunlardan bazılarına karşı, Emniyet güçlerince çok kaba bir biçimde müdahalede bulunulduğunu televizyon kanallarında izledik.
Ben, bu haber filmini NTV kanalının haber programında izledim. Olayın geçtiği yer Beyazıt Meydanı'ydı.
Toplantının, polis tarafından dağıtıldığı izlenimi veren bir kargaşa görünüyordu. Robocop diye tabir edilen polisler coplarla birtakım sivil giyimli insanların peşinden koşuyor ve yakalayıp, tam anlamıyla hakkından gelmeye çalışıyordu. Örneğin bir adamın kaçarken yere düştüğü, kendini kovalayan polislerin onu geçtikten sonra dönüp önce sırtına birkaç defa copla vurdukları, sonra aynı polisin bu adamın yüzüne doğru iki defa tekme attığı görüldü. Bir başka görüntüdeyse, yere düşmüş ve birbirine sarılmış iki kişinin bu konumdayken polislerce yine copla dövülmesini izledik. Diğer bir görüntüdeyse, yine yere düşmüş bir kadının başına kuvvetle tekme atıldığı ve bu darbenin etkisiyle yerden kalkmaya çalıştığını gördük.
Olayların nasıl geliştiği, hukuken elbette bir soruşturma sonucunda netlik kazanır. Ancak, pek tartışma kaldırmayacak bazı durumlarla karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir. Yukarıda aktardığım derecede bir kuvvet kullanılması, güvenlik güçlerinin kuvvete başvurma yetkisinin sınırları bağlamında değerlendirilmesi gereken bir husustur. Ve tabii, böyle bir değerlendirme yaparken başvurulacak ölçütlerin, ancak bir demokraside geçerli olabilecek ölçütler olduğunu da unutmayalım. Güvenlik güçleri, gereken hallerde, ancak karşı karşıya kaldıkları tehditle orantılı sayılabilecek nitelikte bir kuvvete başvurabilir. Bunun amacı, maruz kalınan o tehdidin önlenmesi ya da ortadan kaldırılmasından başka bir şey olamaz. Kişisel hırs ve nefret düşünülemez bile. Ve elbette, bu yetkinin hukuka uygun olarak kullanılıp kullanılmadığı da idari ve adli bir denetime tabidir. Kısacası, keyfi değildir.
Aktardığım o görüntülerin verdiği izlenim, bir tehdit arz etmediği düşünülebilecek birtakım insanlara karşı, gereksiz ve ölçüsüz bir güç kullanıldığı anlamına geliyor. Dolayısıyla, demokratik ilkelere ve insan haklarına saygılı bir ülkede, bu gibi olaylar karşısında, idari ve adli makamların ilgisiz kalmaması beklenir.
Ancak bu olaylar, bir kez daha, meslek içi eğitim biçiminde yürütülen, Türkiye'deki insan hakları eğitiminin anlamını, kapsamını ve sonuçlarını düşünüp, yeniden değerlendirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Son yıllarda, güvenlik güçlerini de kapsayacak bir biçimde, insan hakları eğitimi konusunda yaygın programlar yürütüldüğünü biliyoruz. Ancak bu eğitim çalışmalarının sonuçlarının belli bir ölçme ve değerlendirmeye tabi tutulması ve bunun, insan hakları düşüncesinden taviz verilmeksizin, 'sıfır tolerans'la gerçekleştirilmesi, herhalde şaşırtıcı bir öneri sayılamaz.
Bu arada, insan hakları gibi, bir zihniyet değişikliği eğitiminin yanı sıra, güvenlik güçlerinin gerçekten bir kamu düzenini sağlama konusunda ne ölçüde yeterli bir eğitim aldıkları da, kendini gösteren diğer bir sorun. Zira, sadece teknik bakımdan bakılacak olsa bile, etkisiz kalmış bazı insanların şiddetle dövülmesi, o sırada, bozulduğu iddia edilen kamu düzeninin yeniden sağlanması adına, acaba nasıl bir katkı sağlamaktadır? Kısaca bu, bir güvenlik kamu hizmetinin icrası olarak, ne kadar 'kaliteli' bir hizmettir?
Bu soruları, sadece kendimize sormamız yeterli değil. Bu soruları sormanın ve halisane cevaplamanın, bastığımız zemini nasıl tanımladığımızla da ilgili olduğunu görmemiz gerekiyor.