Neyi, nasıl ifade etmek?

Altıncı uyum paketi diye adlandırılan yasal değişiklikler arasında yer verilen Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin yürürlükten kaldırılmasına ilişkin hükmün Cumhurbaşkanı tarafından...

Altıncı uyum paketi diye adlandırılan yasal değişiklikler arasında yer verilen Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin yürürlükten kaldırılmasına ilişkin hükmün Cumhurbaşkanı tarafından, bir kez daha görüşülmek üzere Meclis'e geri gönderilmesi, Türkiye'de ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamalara ilişkin tartışmayı yeniden canlandırdı.
Yürürlükten kaldırılması istenilen 8. madde, 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla yazılı, sözlü veya görüntülü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapanlar' hakkında ağır cezalar öngörüyor. Ayrıca, 'bu suçun terör yöntemlerine başvurmaya özendirecek şekilde işlenmesi halinde' verilecek cezanın artırılmasını da öngörüyor.
Hükümetin, Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde, ifade özgürlüğüyle ilgili sınırlamaları ortadan kaldırması gerekiyor. Ancak, daha önce de, başka nedenlerle karşı karşıya kaldığımız tablo bugün yine karşımızda. Ve ifade özgürlüğü, 'Türkiye'nin bölünmesi'ni amaçlayan bir görüşün özgürce ifadesi gibi bir kalıbın içine sıkıştırılarak tartışılmaya ya da tanımlanmaya çalışılıyor. Her şeyden önce, bu, tartışma zemininin aşırı ölçüde marjinalleştirilmesi anlamına gelir. Öte yandan, bir 'özgürlüğü' sadece bir temaya indirgeyerek tanımlamaya çalışmak da, hukuken isabetsiz ve hatta yanlış bir yaklaşım biçimidir.
Bu tartışma zemini ve bu bağlamda konum belirleyen tarafların tartışma üslubu, hiç yadırgatıcı değil ve hatta, bir başka gerçeğe de işaret ediyor: Hâlâ süren bir 'olağanüstülük' sendromu ya da 'normalleşme' için yeterli çabanın bir türlü gösterilememesi. Bu durumun, mutlaka somut ilişki biçimlerinde ortaya çıkmış olması da şart değil, zihinlerdeki olağanüstülük hafızası, asıl engel. Ve elbette bunun çözümü, sadece yasalarla veya yasal değişikliklerle sağlanamaz. 15 yıl boyunca, ölümcül ve yıkıcı bir mücadeleyi başlatanlar, bunu sürdürenler, buna direnenler, kim olursa olsun tüm tarafları kapsayıcı bir normalleşme sürecinin
kendisi değil, yöntemi bile tartışılmış değil. Bu süre boyunca olan bitenleri sadece zihinlere kilitleyip yaşamı sürdürme görüntüsü vermek ne kadar anlamlı?
Yasalar, normalleşme sürecine bir ölçüde katkıda bulunabilirdi. Bunun kuralı bellidir: Özgürlüklerin kullanılmasıyla ilgili yasaların uygulanmasında, önce ilgili vakadaki 'gerçeğin' ne olduğunun tüm çıplaklığıyla anlaşılması için özenli bir çabanın ortaya konulması
ve bunun sonucunda bir karara varılması. Aslında Cumhurbaşkanı'nın, Meclis'e geri gönderme yazısının gerekçesi, Türkiye'de bu konuya ilişkin zafiyetin de teslimi niteliğinde bir vurguya sahiptir. Cumhurbaşkanı, örneğin özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin önlemlerin 'amaçla sınırlı olması' gereğine, yani 'orantılılık' ya da 'ölçülülük' ilkesine dikkat çekiyor. Ayrıca, bu konuda 'uluslararası hukukla uyumlu olma' ölçütünün altını çiziyor.
Kaldırılmak istenilen 8. madde, yargı tarafından, yıllarca bu anlayışa uygun bir yorumla uygulanabildi mi? Dolayısıyla, daha çatışmaların sürdüğü dönemde bile, her olayın gerçekliği, her vakanın bir diğerinden ayırt edici özellikleri, yeterli ve özenli bir incelemeyle sorgulanarak bir hükme varılabildi mi? Bilakis, bu maddenin uygulanmasıyla ilgili en büyük sorun, bugün, Cumhurbaşkanı'nın sadece uluslararası hukuka atfen aktardığı o ölçütlerin, yargı tarafından hiç umursanmaması ve geniş cepheli bir özgürlük sınırlandırmasına kapı açılmış olmasıdır. Böylece ne korundu, ne kaybedildi?
Türkiye'de, yaygın bir hukuk geleneği var: Yasalar çerçevesinde tanımlanan bir 'hukuk'un, 'karşı' tarafa yönelik olarak kullanılacak stratejik bir araç olarak kabulü ve bu şekilde uygulanması. Böyle bir hukuktan yararlanma avantajı bir tarafın lehineyse, diğer tarafın iddiası, ancak
o hukukun kaldırılması merkezinde varlık bulur. Bu, açık veya örtülü, sıfır toplamlı bir ilişkiyi ortaya koyan, stratejik bir ilişki biçimidir. Türkiye'nin asıl tartışması gereken konu da, kanımca bu. Yoksa yasaların kabulü veya kaldırılması, başlı başına bu sonucu doğurmuyor.