Öcalan kararını düşünmek

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Abdullah Öcalan hakkında verdiği Büyük Daire kararı, 12 Mayıs'tan beri tartışılmakla birlikte, kararın hüküm fıkrasında tam olarak yer verilen hususların ne olduğu hâlâ berrak bir biçimde ortaya konulmadı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Abdullah Öcalan hakkında verdiği Büyük Daire kararı, 12 Mayıs'tan beri tartışılmakla birlikte, kararın hüküm fıkrasında tam olarak yer verilen hususların ne olduğu hâlâ berrak bir biçimde ortaya konulmadı. Bugün, önce bu konuya değinip, genel tartışma tutumunu ele almak istiyorum.
AİHM kararının hüküm fıkrasında, şikâyette bulunulan konularda, ya bir ihlalin bulunduğu ya da böyle bir durumun bulunmadığı, dava süresince tarafların ortaya koyduğu iddia ve deliller ışığında soruşturulup karara bağlanır. Öcalan davasına ilişkin karar da, elbette böyle değerlendirilmeli. O halde, bu karardaki ihlal saptamaları ve bir ihlal olarak saptanamayan şikâyetler nelerdir?
AİHM, bu kararda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) tanıdığı şu hakların ihlal edildiğine hükmetti: 1) Yakalanmayı takiben, bu özgürlük sınırlamasının hukuka uygunluğunun incelenmesi için bir mahkemeye başvurma hakkı (oybirliği); 2) Tutuklanmayı takiben, hukuken yetkili kılınmış bir yargıç önüne çıkarılma hakkı (oybirliği); 3) Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme (bu vakada DGM) tarafından yargılanma hakkı (6 olumsuz oya karşı, 11 oyla); 4) Kişinin, kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda, 'savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olma' hakkı ve 'kendi kendini savunma ya da seçeceği bir avukatın yardımından yararlanma hakkı' (oybirliği); 5) Adil olmayan bir yargılanma sonucunda, ölüm cezasına hükmedilmiş olması (4 olumsuz oya karşı, 13 oyla).
AİHM, şu konularda bir ihlal bulunmadığına hükmetti: 1) Öcalan'ın tutuklanması (oybirliği); 2) Yaşam hakkının ihlal edildiği iddiası (oybirliği); 3) Ölüm cezasının uygulanması konusunda ve yaşam hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiası (oybirliği); 4) Ölüm cezasının uygulanması konusunda, insanlık dışı ya da onur kırıcı bir cezaya maruz kalındığı iddiası (oybirliği); 5) Kenya'dan Türkiye'ye transfer koşullarının insanlık dışı ya da onur kırıcı bir muamele olduğu iddiası (oybirliği); 6) İmralı'daki tutukluluk koşullarının aynı şekilde değerlendirilmesi (oybirliği); 7) Bireysel başvuru hakkının kullanılmasının ihlal edildiği iddiası (oybirliği).
AİHM, ayrıca, 'cezaların kanuniliği'; 'özel hayatın korunması'; 'düşünce, vicdan ve din özgürlüğü'; 'ifade özgürlüğü'; 'etkili hak arama hakkı' ve 'ayrımcılık yasağı' konularında, Öcalan'ın talep ettiğinin aksine, bağımsız bir inceleme yapılmasına gerek olmadığına hükmetti.
Bir hukuki davayı ve onun sonucunda verilen kararı, kendi gerçekliği içinde tanımlamak şarttır. Bu davanın da, öncelikle yukarda aktardığım iki eksende değerlendirilmesi gerekir. Bunu, hukuk dışında ve taraflı siyasi bir zeminde yapmak da mümkün. Ancak bu durumda, verilen kararın hukuki gerçekliğinin ötesinde, kendi çıkarlarınıza uygun olarak belirlediğiniz birçok neden bulmak da mümkün olur. Fakat bu tutum, AİHM kararının tartışılması mıdır, yoksa bu karar 'enstrümanını' kullanarak, zaten varolan veya yeni başlatılacak bir siyasi tartışmaya girişmek anlamına mı gelir?
Hukuk, siyasi hayatın dışında bir olgu değildir. Ama hukukun, tamamen siyasi bir söylemin içinde eritilmeye çalışılması ve bunun güya hukuk adına yapılıyor olması, gerideki siyasi ağırlığı çok yüksek bir hukuki vakada, o hukuki değerin görece basit, önemsiz bir düzeye indirilmesinden başka bir şeye hizmet etmez. Kanımca, burada yapılması gereken, hukuku, bir çekişme siyasetinin aracı haline getirmekten çok, geçmişteki faturası çok ağır bir siyasetin, hukuk mecraından normalleşmesine yönelik gayret sarf etmekten başka bir şey olmamalı. Ve bu çabalar da, yine hukuki söylemin kendi denizinde seyretmeli.
Bu nedenle, bu davadaki ihlal saptamalarının giderimi konusuna ilişkin bir hukuki tartışmada, buna cevap verecek ilgili devlet organları yerine, Anayasal bakımdan mertebesi ne olursa olsun, hiçbir makam ve kişinin öne geçmemeye özen göstermesi, o hukuki söyleme itibar edildiği anlamına gelecektir.
Herhalde, 15 yıl boyunca, sadece kaba gücün belirleyici olmasına çalışıldığı bir çatışma anlayışının ülkeye hâkim olduğu unutulmadı. Bugün buna karşı, artık gücün değil, ama hukuki söylemin değerini vurgulama basiretini göstermek için hâlâ çok erken olduğunu iddia etmek mümkün olmasa gerek.