On yılı beş güne sığdırmak

Başbakan Bülent Ecevit'in, epey kalabalık bir heyetle yaptığı ABD gezisi başladı.

Başbakan Bülent Ecevit'in, epey kalabalık bir heyetle yaptığı ABD gezisi başladı. Bu gezinin Türkiye'nin öncelikleri bağlamında
lehe sonuçlarının olması, elbette verimli sayılması anlamına gelebilir. Ve Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve özellikle güvenlik alanında önemli önceliklerinin olduğu da bir gerçek.
Ancak devletler arasında, bunun gibi resmi ziyaretler sırasında, Türkiye heyetinin, Amerikalı muhataplarıyla bu uzun öncelikler listesi üzerinde hemen bir mutabakata vararak, Türkiye'ye, bu anlamda elleri kolları dolu dönmelerini beklemek de pek gerçekçi değil. Türkiye medyasının, özellikle
televizyon kanallarının bu geziye yaklaşımı, genel yaklaşımlarına paralel olarak, yine
şok dalgaları yaratmak biçiminde kendini gösteriyor. Örneğin bu gezi sırasında her adımdan, her kelimeden bir anlam çıkarma vaadleri izleyiciye bildiriliyor ve buna bağlı derin analizlerle konunun aydınlatılacağı belirtiliyor.
Bu beş günlük gezinin, Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği bakımından önemi, her iki ülkenin de kendi özel durumlarına bağlı gelişmeler nedeniyle daha da büyütüldü. ABD'nin 11 Eylül'de maruz kaldığı terörist saldırılar ve Türkiye'nin, içinde seyrettiği ekonomik kriz. ABD'nin, 11 Eylül'ün sorumlusu
olarak gördüğü kişi ve çevrelere yönelik uluslararası mücadelesi ve Türkiye'nin, bu bağlamda tanımlanan bir işlevi ne ölçüde yerine getirip getiremeyeceği, buna ek olarak ekonomik krizin üstesinden gelmede, özellikle ABD ile ticari ilişkilerinde sahip olmak istediği avantajlar gibi konular, iki ülke arasındaki ilişkilerin bu geziye yansıyacak temel başlıkları.
Türkiye, bu gezinin belirlendiği tarihten itibaren, ABD'deki görüşmelerde konumunu güçlendirici bir etki sağlamaya yönelik olduğu belirtilen çalışmalar içine girdi. Meclis'te hızla kabul edilen kanunlar bunun en belirgin sonucu. Ancak, bu hız sayesinde kotarılan o kanunlara dayanarak birtakım ticari avantajlar elde edilmesi elbette kesin bir sonuç değil; ancak, bu yönde bir ümidi besleyebilir, o kadar. Konuya, insanlar
arası bir ilişki açısından bakarsanız, taraflardan birinin bu ilişki için anlamlı bir çaba içinde olması, diğer tarafı da, en azından moral bir yük altında bırakabilir. Türkiye cephesindeki beklentiler, sanki bunu doğrular gibi.
Televizyonların haber programlarında, uzmanlara bu konuya ilişkin olarak sorulan sorularda, 'sizce, Türkiye'nin eli yeterince güçlü mü?' şeklinde, adeta bir kumar masası ortamını çağrıştıran sorularsa, Türkiye cephesindeki bu algılama biçiminin başka bir göstergesi.
Uluslararası güvenlik politikaları konusunda,
durum daha farklı. Uluslararası planda kamu düzeninin bozulması olasılığına karşı alınacak tedbirlerin niteliği ve bunların kapsamının tanımlanması, özellikle 11 Eylül'den sonraki güvenlik öncelikli konuların birincisi. Bu çerçevede ilk tartışma konusuysa Irak. 1990'da Irak'ın Kuveyt'e saldırısıyla başlayan gelişmelerden önceki Türkiye-Irak ticari ilişkilerinin hayali, Türkiye tarafında, bugün de 'eski güzel günler' edasıyla anılıyor. Bu durum, bugün de geçerli olabilir mi?
Her şeyden önce, Irak'ın bugün, bir devlet olarak belli yetkilerini kullanmaktan alıkonulmasının belli hukuki nedenleri var. Irak tarafında bunları ortadan kaldırmaya yönelik gelişmeleri besleyecek bir tutum
değişikliği görülmüyor. BM ise, 1991'den beri süregelen bu rejime kilitlenmiş durumda.
Hatta bu tedbirler rejimi, o tarihten beri, BM'nin belirlediği o sınırlar içinde dahi yürütülmüyor.
Ve Türkiye de, bu fiili uygulamanın ister istemez en önemli taraflarından biri konumunda.
Bu durumda, asıl belirleyici olması beklenen BM yerine, ABD'nin fiili iktidarıyla oluşan bu nev'i şahsına münhasır 'tedbirler' rejimi hâlâ etkili. Türkiye'nin, bazı avantajlarından da yararlanarak on yıldır sürdürdüğü bu konumu, kaygılanmakta haklı olsa da, aslında Irak'a yönelik bir askeri müdahale olasılığı tartışmasının da içinde yer aldığı bir mecra.
Kısaca, bu beş günün yükü, neredeyse on yılı
beş güne sığdırmakla eşdeğer.