'Özgürleşme'

Yılın sonuna doğru, geçen bir yılda olan biten her şey ya da hayatın kendisi, o son dakikaya yaklaşmanın etkisiyle hatırlanmaya çalışılıyor.

Yılın sonuna doğru, geçen bir yılda olan biten her şey ya da hayatın kendisi, o son dakikaya yaklaşmanın etkisiyle hatırlanmaya çalışılıyor. 1 Ocak'la birlikte her şey yeniden aynı düzen içinde sürüp gidiyor.
2003 yılında, dünya ve Türkiye'nin dış ilişkileri bakımından, herhalde en önemli olay, Irak'ın işgali ve bu ülkede oluşturulmaya çalışılan yeni düzen oldu. Geçen mart ayında Irak'a yönelik olarak ABD ve Britanya birliklerinin başlattığı saldırıyı 'işgal' olarak nitelemek, bazı yorumculara göre isabetsiz bulunuyor, bunun gerçeği yansıtmadığı ve aslında gerçeğin bir 'özgürleştirme harekâtı' olduğu söyleniyor.
Bir olayın lehinde veya aleyhinde görüşlere sahip olmak doğaldır. Ancak sanırım, her iki durumda da 'gerçek'ten uzaklaşmamak çok önemli. Oysa, gücün ve çıkarın ön planda tutulduğu devletlerarası ilişkilerin, yüzyıllardır bu anlayışla değerlendirilmesi hiç de kolay değil. Ve örneğin, bir zamanlar, Britanya ve Arjantin arasında 1982 yılında patlak veren Falkland/Malvinas savaşında, dönemin Sovyetler Birliği'nin, Arjantin'in askeri diktatörlüğünü, 'emperyalist' Britanya'ya karşı savunduğunu görüp şaşırabilirsiniz. Çıkara bağlı öncelikler, bazı değerleri kolaylıkla geride bıraktırabilir. Bu, realpolitik söylemiyle şaşırtıcı bir gelişme sayılmaz.
Bu bağlamda, Irak'ın işgali, Iraklıların bir kısmı (belki de büyük bir kısmı) için 'iyi' adamın 'kötü' adama karşı kullandığı gücün sonuçları olarak alkışlanabilir. Irak halkının Saddam Hüseyin diktatörlüğünden bu şekilde kurtulması, görece olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ancak bu, başlı başına yeterli bir neden sayılabilir mi? Aslında Irak halkının geleceğini belirlemede göstereceği sorumluluk, sadece ABD bombardımanına bel bağlamayı anlamsız kılacak ölçüde büyük ve ağır.
Bu da, başlı başına, halledilmesi epey zor bir sorun olarak görünüyor. 1990'larda, Avrupa'nın doğusundaki siyasi istikrarsızlık ve güneydoğu eteklerinde başgösteren iç çatışmalarda bu bölgelerin uluslararası standartlar çerçevesinde bir düzene doğru çekilmesinde, uluslararası toplumun ilgisinin gitgide artırılmasına çalışılmıştı. Bunda başarılı olunduğu da söylenebilir. Ancak bu bölgenin, o itici gücü sağlayan çevrelere yakınlığı da bunda büyük rol oynadı.
Irak'ta ise, durum farklı. Irak, bir istikrar ve siyasi tutarlılık denizinde yüzmüyor. Bölgede, yüzyılların husumeti veya yarım kalmış hesapları, günbegün katmerlenerek büyüyor. Yılların Ortadoğu sorunu, soğuk değil sıcak savaşın şiddeti ölçüsünde bir caydırıcılık üstünde yükseliyor. Bu bağlamda, Türkiye'nin yıllardır sarıldığı can simidi olan 'jeostratejik bakımdan' doğabilecek sakıncalar tezi ve buna paralel bir sıkı iç düzen anlayışı, Irak için öncelikle geçerli olacaktır. Böyle bir iç düzeni, Irak'ın, tek başına kotarması pek mümkün görünmediğine göre, güçlendirici bir dış etmene gerek duyulması da kaçınılmazdır.
Bu çerçevede Irak halkının, kendi geleceğini tayin ettiğini ileri sürmek, ancak bir söylem olarak prim yapabilir. Ve hatta, bunu bayrak yapıp dalgalandırmaya çalışan değişik toplulukların bu söyleme sarılması da anlaşılabilir. Ancak, bu farklı kimlik özelliklerine sahip grupların toplumsal ölçekte bir uzlaşma için ciddi bir yapısal çaba içinde olmamaları halinde, yegâne belirleyici gücün, 'işgal' ve onun türevleri dışında bir gerçek olmayacağı da açıktır.