Pamuk davasının ardından

Orhan Pamuk davasının ilk duruşması, bir avuç zorbanın gelene gidene saldırıp tartakladığı ve ellerine geçirdiği cisimleri sağa sola fırlattığı kaotik bir ortamda yapıldı.

Orhan Pamuk davasının ilk duruşması, bir avuç zorbanın gelene gidene saldırıp tartakladığı ve ellerine geçirdiği cisimleri sağa sola fırlattığı kaotik bir ortamda yapıldı. Pamuk davası, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasıyla ilgili bir davaydı. Sözlü, yazılı veya görsel araçlarla kendini ifade etmek, bu özgürlüğün kapsamında yer alan eylemlerdir. Tabii, başkalarını döverek veya onlara birtakım cisimler fırlatarak da, insanlar kendilerini ifade etmiş olabilirler. Ama, eğer içinde yaşadığınız siyasi rejime demokrasi adı veriliyorsa, kişilerin kendilerini bu gibi araçlarla ifade etme çağlarını çoktan geride bırakmış olmaları veya zaten, bunun başka tür ilişkilerde geçerli bir dil olduğunun farkında olmaları beklenir.
Bu olamadı. Olamadı, ama son aylarda, kendini ancak bu yoldan ifade edebilen kişilerin yol açtığı vakaların sayısı da dikkat çekici olmaya başladı. Bu, hukuken kamu düzeninin korunmasıyla ilgili bir konu olduğuna göre, sadece demokratik bir tepki olarak yorumlanması herhalde mümkün değildir. Buna rağmen, asıl üzerinde durmak istediğim konu bu değil. Ve bundan daha önemli.
Orhan Pamuk davası, Pamuk'un ifade özgürlüğü içinde ortaya koyduğu görüşünün tartışma yaratması ve sonuçta, adli makamlarca bu özgürlüğün sınırlandırılması anlamına gelebilecek bir girişimde bulunulmasıyla ilgili.
Gerçekten özgür olmayan insanların yaşadığı bazı ülkelerde, bu tür görüşlerin açıklanması bir 'özgürlük' başlığı altında tanımlanmaz. Ve o ülkelerde, söyledikleri ve yazdıkları nedeniyle acımasız tepkilerle karşılaşan, hatta öldürülen sayısız insan var. Ama bazı ülkeler, bu tür eylemleri bir 'özgürlük' olarak tanımlıyor. Bunun anlamı, hem devlet aygıtları hem de toplumun diğer kesimlerinin, böyle bir eylem karşısında tepkide bulunmadan önce, durup düşünmesi ve bu özgürlüğün kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı, o ülkede özgürlükler için öngörülen temel kurallar çerçevesinde nasıl karşılayabileceğine karar vermesi bilincidir.
Türkiye de, aslında, yönelimini bu kategori ülkeler içinde tanımlamış bir ülke olarak görülüyor. Bunun çok açık belirtilerini, bu konuyla doğrudan ilgili idarelerin kendi hazırladıkları kaynaklar arasında bulmak da mümkün. Örneğin Adalet Bakanlığı sitesinin anasayfasında, sağ taraftaki 'Kaynaklar' bağlantısından erişeceğiniz 'İnsan Hakları Bilgi Bankası' sayfasında yer alan dosyalar arasında, 'Diğer Kaynaklar' başlığı altında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 'ifade özgürlüğü'ne ilişkin 10. maddesinin metni yer alıyor. Ayrıca, bu konulara ilişkin meslek içi eğitim çalışmalarına katılmış hâkim ve savcılarca kaleme alınmış, 'ifade özgürlüğü'nün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce nasıl yorumlandığına ilişkin 23 adet kapsamlı metne de yer veriliyor. Bunlar arasında bir Şişli Cumhuriyet Savcısı ve bir İstanbul Cumhuriyet Savcısı da var.
Ne demek istiyorum? Demek istediğim şu: Türkiye'de adli ve idari yargıda, Avrupa insan hakları standartlarının kapsam ve içeriğine ilişkin eğitim çalışmaları 1990'ların sonlarından beri sürüyor. Bu konulara ilişkin temel kaynaklara ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin emsal kararlarına erişim sorunu yok. Adalet Bakanlığı sitesi, bu konuda bilgi edinmek isteyenler için yeterli hukuki malzemeyi sunuyor.
Bu durumda, önemle sormak gerektiğini düşünüyorum: Bütün bu çalışmalar niçin yapılıyor? Bu çalışmalarla ilgili olarak harcanan zaman, kişisel enerji ve mali kaynakların, aslında demokratik bir toplumda yargının etkililiğini artırmaktan öteye bir anlamı olamaz. Peki Türkiye kamu yönetimi, başlattığı ve yürüttüğü bu çalışmaların sonucunu nasıl ölçüyor?
Bu hususların hiçbiri, demokratik bir toplumda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesinin gölgede bırakılması veya ortadan kaldırılması anlamına gelecek konular değildir. Çünkü Türkiye'de hep yapılan, sadece bir girdi ölçümüdür. Kurumsal işleyişin etkisini artırmakta, örneğin yargıda çıktı ölçümünün ne anlama geldiğini düşünme-mizin zamanı geldi de, geçmiyor mu?