Peter Benenson

Peter James Henry Solomon Benenson, 25 Şubat günü öldü. Türkiye'de ve dünya basınındaki haberlerde, Benenson'un ölümü hep bir başka bilgiyle birlikte yer aldı: Amnesty International'in, yani Uluslararası Af Örgütü'nün kurucusu öldü.

Peter James Henry Solomon Benenson, 25 Şubat günü öldü. Türkiye'de ve dünya basınındaki haberlerde, Benenson'un ölümü hep bir başka bilgiyle birlikte yer aldı: Amnesty International'in, yani Uluslararası Af Örgütü'nün kurucusu öldü. Bugün, nerede yaşıyor olursa olsun, insan haklarının korunmasına yönelik duyarlılık içinde olan kişiler arasında, sanırım Af Örgütü'nü bilmeyen yoktur.
Benenson'un, 1961 yılında tohumlarını attığı bu dünya örgütünün önemi ve işlevi, o zaman olduğu gibi bugün de etkisini koruyor. Peter Benenson ve bir grup arkadaşının gerçekleştirdiği bu girişimin özü, aslında, devletlerin ilişkilerine dayalı olarak inşa edildiği kabul edilen bir dünya düzeninin ta kendisiyle ilgili sonuçlar doğuruyordu. Amaç, bu düzen anlayışının yalıtılmışlığı içinde kaybolup giden insanların sadece unutulmasını önlemek değil, ama bu toplumsal hafızayı canlı tutma çabasının bir karşı söylem, bir mücadele aracı olarak da dillendirilmesiydi.
Bugünün insan hakları hareketinin ve bunun güçlü bir aygıtı olan insan hakları hukukunun sınır tanımazlığı, Benenson'u böyle bir oluşuma yönelten olayda simgeleşmiştir. Bu, iki gencin, Lizbon'daki bir lokantada, Portekiz'in özgürlüğüne kadeh kaldırmaları nedeniyle yedi yıl hapis cezasına mahkûm edilmeleriydi. Benenson'un, bu haberin yayımlandığı The Observer gazetesinde, bundan kısa bir süre sonra 'Unutulan Mahkûmlar' (Forgotten Prisoners) başlıklı uzun bir makalesinin yayımlanması ve buna dünyanın değişik yerlerinden gelen destek, bu yeni anlayışın güçlenmesinin eşiği oldu.
O gün bugündür, Af Örgütü'nün uluslararası insan hakları aktivizmi içinde, bu 'unutma' halini önlemeye yönelik temel kampanya yöntemi olan mektuplar, düşündüğünü açıklamaktan sorumlu tutulan sayısız insanla dayanışmanın bir simgesi haline geldi. 10 yıla yakın bir süre önce, 12 Eylül döneminde kapatılmış Af Örgütü'nün Türkiye şubesini yeniden canlandırma girişiminde bulunduğumuzda, bu vesileyle bir panel düzenlenmişti. Panelin değişik ülkelerden gelen katılımcıları arasında Faslı bir rejim muhalifi de vardı. Taksim'deki bir konferans salonunda, gözlerimizin önünde konuşan bu adam, 1990'ların başlarında serbest bırakılıncaya kadar bir kayıp olarak muamele görmüştü. Fas hükümetinin, kendisi hakkında verdiği resmi bilgiler de, yıllarca hep bu yönde olmuştu.
Onun bu 'kayıp' hali ve hakkında, sebatla destekleyici mektupların yazılması, tam 16 yıl sürmüştü.
Benenson'un öncüsü olduğu bu hareket, bireyin tek başına yalnızlaştırılması süreciyle doğan güçsüzlüğünün karşı bir çabayla önlenmeye çalışılması olarak da görülebilir. Ve bugün, artık bunun yegâne yöntemi, destekleyici mektuplardan ibaret de değil.
Eğer bu çabayı, sistemin kendi aygıtları içinde gerçekleştirebilmek mümkünse, ne âlâ! Ama kendi iç düzeninde buna olanak veren ülkelerde bile, sistemin işleyişinin dengelenmeye çalışıldığı bu gibi toplumsal mekanizmaların etkisi, hakların korunması bakımından hayati bir önem taşıyor.
Ve bir demokrasi, asıl o zaman 'demokrasi' oluyor.
Benenson, dünkü Radikal'de de aktarıldığı gibi, Af Örgütü'nün 40. kuruluş yıldönümü sırasında, "Son düşünce mahkûmu serbest bırakıldığında, son işkence odası kapatıldığında, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi gerçek olduğunda görevimiz bitmiş demektir" derken, ince bir ironiyle, aslında bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini ima ediyordu. Fakat öte yandan, Benenson'un hayatı, bu gerçeğin bilinciyle, tek bir kişinin bile, bir dönüşümü başlatabilecek güce sahip olduğunun da belirgin bir örneği.