'Rapor' açıklandı

ABDtarafından hazırlanan, İnsan Hakları Uygulamasına İlişkin Ülke </br>Raporları, birkaç gün önce açıklandı. Bu konuya ilişkin haber Türkiye medyasında da yer aldı.

ABDtarafından hazırlanan, İnsan Hakları Uygulamasına İlişkin Ülke
Raporları, birkaç gün önce açıklandı. Bu konuya ilişkin haber Türkiye medyasında da yer aldı. Ancak, daha çok raporun Türkiye'yle ilgili yanları üzerinde duruldu. Ben, konuyu bu açıdan ele almak istemiyorum.
ABD'nin bu konuya ilişkin raporlar hazırlamaya başlaması 1970'li yılların ortalarına kadar gider. Ve asıl etkisini 1980'lerde kazanır. Bu, çok anlaşılır bir durumdur. Zira ABD'nin, Soğuk Savaş ortamında Sovyetler Birliği'ne karşı mücadelesinde 'insan hakları' gibi bir aracın da
etkili olduğu görülmektedir. Sovyetler Birliği'nin, bu konuda
'yaralanabilir' bir profil çizmesi, insan haklarının korunması kavramını da, ABD'nin bir dış politika aracı haline getirmesini kolaylaştırmıştır.
Ancak tahmin edileceği gibi, ABD'nin dış politikasının, o tarihlerden bugüne, böyle bir temele oturtularak yürütüldüğünü iddia etmek de mümkün değil. Üstelik bu raporlarda, ABD'deki duruma yer verilmiyor. Dolayısıyla realizm, güçlü bir belirleyicidir. Her yıl, değişen derecelerde olsa da, bu uygulamayı, kendi egemenlik ve bağımsızlıklarına karşı bir müdahale olarak görüp protesto eden sayısız devletlerin olduğunu biliyoruz. Bunlardan bazısı, örneğin Çin Halk Cumhuriyeti, her yıl, ABD'nin bu raporuna karşı kendi raporuyla cevap veriyor. Çin'in hazırladığı, sadece ABD'deki insan hakları ihlallerine ilişkin bir rapor.
Ama bu ve benzerlerinden oluşan bütün bu tablo, aslında devletler arasındaki, gücü ve çıkarı önemseyen ilişkiler düzeninin bir tekrarından başka bir şey değil. Bu diplomatik çekişmenin dolaylı sonuçları arasında, insan hakları konusunda da bir ilerleme kayda geçerse, belki bunu küçümsemek gereksizdir. Ama, o ilerlemenin sadece bu tür bir hareket alanı içinde yeşerebileceğini düşünmek de saflık olur.
Birkaç yıldır, ABD'nin bu konudaki uygulaması daha rahatsız edici oluyor. Bunun nedeni, sanırım malum. Başta Irak ve Afganistan olmak üzere, dünya genelinde sürdürülen 'terörle mücadele' şiarı ve bunun icra ediliş biçimi. Bu rahatsızlık, raporun açıklandığı basın toplantısında, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın demokrasi, insan hakları ve çalışma konularındaki bakan yardımcısı büyükelçi Mike Kozak'a da yöneltilmiş. Soruyu soran kişi, özellikle Guantanamo ve Ebu Garib gibi, tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu vakalara dikkat çekerek sorusunu sormuş.
Büyükelçi Kozak, cevabında, ABD'nin de insan hakları konusunda sıkıntılarının bulunduğunu, Ebu Garib vakasının bir onur sorunu olduğunu, fakat bu konuları bireysel değerlendirmenin önemine dikkat çekiyor. Kozak ayrıca, Guantanamo'daki ABD üssünde tutulan yüzlerce tutsağın kendi ülkelerine iade edilmelerini, belki bu kişilerin bile istemeyebileceğini, zira bazıları için bir işkenceye maruz kalma olasılığının çok güçlü olduğundan söz ediyor. Ve iade konusunda, iade edilecek ülkedeki adli ve idari sistemle ilgili bazı konulara hassasiyet gösterdiklerini belirtiyor (örneğin bağımsız yargı, özgür basın, bağımsız yasama gibi). Bu sözler, insana bir şaka gibi gelebilir.
ABD'nin, 28. defa hazırladığı ülke raporu, bu yıl 196 ülkeyi kapsıyor. Bazı durumlarda, bazı şeyleri fazla zorlamamak daha makul bir tutum olabilir. Örneğin birkaç yıl önce, dünya ölçüsünde sürdürülen bu 'terörle mücadele'de, Kozak'ın, hassasiyet gösterdiklerini belirttiği konulardaki zafiyetin nasıl kıymetli bir fırsat olarak değerlendirildiği birçok vaka dünya basınına yansımıştı. Örneğin Endonezya'dan kaçırılıp ABD'nin en büyük dış mali yardımına layık bulunan Mısır'daki işkence vahalarında, ABD ajanlarınca sorgulanan kişiler ya da yargılanmakta oldukları Bosna'dan önce Cezayir'e ve oradan Guantanamo'ya götürülen kişiler gibi.
Belki, 'terörle mücadele' döneminde bu tür raporlar kaleme almayıp; bunu, sadece hukuk değil, etik sorumluluğu içinde de yapmaya çalışan örgütlerin raporlarına itibar etmek daha akıllıca olabilir.