Refleks

Bir akşam, çalıştığı Okmeydanı SSK Hastanesi'ne giderken cinsel saldırı girişimine maruz kalan hemşire N.T.'nin başına gelenler yaşadığı bu olayla bitmiş görünmüyor.

Bir akşam, çalıştığı Okmeydanı SSK Hastanesi'ne giderken cinsel saldırı girişimine maruz kalan hemşire N.T.'nin başına gelenler yaşadığı bu olayla bitmiş görünmüyor. Biliyorsunuz, geçen hafta, bu olayla ilgili olarak gözaltına alınan kişi hakkındaki bazı delillerin (örneğin DNA tahlilleri gibi), asıl failin başka bir kişi olabileceği olasılığını ortaya koyduğu açıklanmıştı. Geçen hafta, hem Hürriyet gazetesinde hem de CNN Türk kanalında, hemşire N.T. ile yapılan mülakatlara yer verildi. N.T., bu görüşmelerde, aslında kendisinin ele geçirilen o kişiyi kesin olarak teşhis etmediğini, ancak Emniyet mensuplarının kendisine imzalattığı evrakın bunun aksi bir içeriğe sahip olduğunu ileri sürdü. Bu çelişkili durumun ardındaki gerçeğin ne olduğu, geçen haftaki basın toplantısında Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsüne sorulduğunda, şöyle bir cevap verildiğini yine aynı televizyon kanalında izledim: "Müsaade ederseniz, bırakın da polisliği biz yapalım. Siz gazeteciliği yapın, biz de polisliği yapalım." Emniyet sözcüsü mealen böyle diyordu. İstanbul Valisi de, bu yöndeki tartışmalara karşı, 'Kimse polise işini öğretmeye kalkmasın' yolunda bir tepkide bulundu.
Oysa Emniyet sözcüsüne sorulan soru, elbette kamuoyunu yakından ilgilendiren bir adli gelişmeyle ilgili olduğu için, bu konuyu herkesin merak etmesi çok doğaldı. Bu vakada, öncelikle vicdani sorumluluklar, fakat asıl 'insan hakkı' düşüncesi büyük bir duyarsızlıkla gölgede kalmış görünüyor. İdari makamların, bu konularla ilgili sorular karşısında, feci bir saldırıya maruz kalıp yaralanmış bir kadının bu mağduriyetiyle ilgili görüşlerine karşı, en azından bunu dikkate alarak hareket etmesi gerekmez miydi? Sormak lazım: Devletin niteliklerine vurgu yapan bir Anayasa hükmünde, Türkiye'nin, 'insan haklarına saygılı bir devlet' olduğundan söz etmesinin anlamı, başka ne olabilir?
Geçen hafta gerçekleşen bir diğer gelişme, eski MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'ın, kendisinden aldığı borçla bir daire satın aldığı müteahhidin yargılandığı Genelkurmay Askeri Mahkemesi'ndeki davada, savcının yaptığı açıklamaydı. Kısaca, o yolsuzluk davasıyla Orgeneral Kılınç'ın borcu arasında bir bağlantı kurulamayacağına işaret edilmesinin zorunlu bir hal aldığı belirtiliyordu bu açıklamada. Bunun nedeni, yaklaşık bir hafta kadar önce, basında, böyle bir bağlantının kurulduğu yolundaki haberlerin yayımlanmış olmasıydı.
Dava dosyasının münderecatına vâkıf olmadan, elbette bir iddiada bulunmak mümkün değil. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı ve MGK Genel Sekreterliği gibi mevkilerde bulunmuş, idarenin işleyişi ve ulusal güvenlik konularında büyük sorumluluklar alabilen üst derecede kamu görevlilerinin özel ilişkilerinin bile, daha özenli olması gereğini unutabilir miyiz? Askeri savcılığın dava sırasındaki açıklaması, sadece yargılama usulü bakımından anlaşılabilir olmakla sınırlı kaldı.
Ve günlerdir basında yer alan, Başbakan'ın eşine, Moskova ziyareti sırasında verilen hediyeler arasında bulunan değerli takı tartışması da, geçen haftanın aynı minvalde gerçekleşen bir diğer gelişmesiydi. Başbakan Erdoğan, bu tartışmayı 'uçuk' olarak değerlendirip, bu konuya ilişkin haber ve yorumları nedeniyle basını sert bir biçimde eleştirdi. Ve hediyelerin Başbakanlık hazinesine devredileceğini belirtti.
Hiç tartışmasız, bütün bu gelişmelerde, Türkiye idaresinin işleyişiyle ilgili derin ve yapısal sorunlarla bir kez daha yüzleşmiş olduk. İdarenin değil, ama adalet mekanizmasının işleyişiyle ilgili bir hukuk ilkesi vardır. 'Adil olmak yeterli değildir, adil olduğunuzun görülmesi de gerekir' denir. Hatırlanacak olursa, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin temel sorunu, aslında bu ilkeyle hiç bağdaşmamalarıydı. Demokrasilerde, idarenin işleyişinde de, buna benzer davranış kuralları bulunur.
Kamusal görev ve yetkiler üstlenmiş kişilerin faaliyetleri, sıradan insanların aksine daha fazla görünür. Bu, onların özel yaşam alanını daraltır elbette. Ama bu göz önünde olma hali, sadece fiziksel bir durumdan ibarettir. Bir demokraside bulunması gereken, bunun, ilkesel cephede de aynı görünürlüğe sahip kılınmasından başka bir şey olamaz. Bütün bu vakalarda, basının, günlerdir yapmaya çalıştığı da zaten buydu.