RİG toplantısı ve yargı

Son aylarda, özellikle ifade özgürlüğünün sınırlandırılması yönünde artan sayıda dava ve mahkûmiyetle karşılaşıldığı dikkat çekici bir gerçek. İki gün önce toplanan Reform İzleme Grubu (RİG) toplantısında...

Son aylarda, özellikle ifade özgürlüğünün sınırlandırılması yönünde artan sayıda dava ve mahkûmiyetle karşılaşıldığı dikkat çekici bir gerçek. İki gün önce toplanan Reform İzleme Grubu (RİG) toplantısında, bu konunun da gündeme alındığı dünkü haberlerde yer alıyordu. Bilindiği gibi, RİG, Dışişleri Bakanı'nın başkanlığında İçişleri ve Adalet Bakanları ve bu bakanlıkların ilgili bürokratlarının katıldığı bir oluşum. Türkiye'nin son yıllarda gerçekleştirdiği reformların takibini ve değerlendirilmesini yapmak üzere oluşturulmuştu.
Her şeyden önce, RİG toplantısında Türkiye'deki ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlayıcı gidişin dikkat çekici bulunması önemli bir gelişme olarak görülebilir. Basında, bu toplantının sonuçları konusunda, genellikle ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin davaların dayanağı olarak kullanılan yeni Ceza Kanunu'nun 301. maddesinin değiştirilmesine gerek olmadığı, fakat buna ilişkin uygulamanın izlenmesi ve sonuçlarının beklenmesi gerektiği belirtiliyordu.
Bu konuya en geniş yer veren dünkü Yeni Şafak gazetesinde, 'Orhan Pamuk ve Hrant Dink davalarının 'beraat' ile sonuçlanmasını ve ardından da hukukta 'içtihat' oluşmasını beklemeye karar verildiği' belirtiliyordu. Aynı haberde, hâkim ve savcılara yönelik eğitim ve öğrenim programlarında yoğunlaşılması konusunda da görüş birliği olduğu aktarılıyordu.
Türkiye Anayasası, mahkemelerin bağımsız olduğunu, hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceğini, genelge gönderemeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını öngörür.
Bu açıdan bakılacak olursa, RİG toplantısının sonuçları arasında asıl önem taşıyan konu, eğitim üzerinde toplanıyor.
Bu hafta, salı günü bu sütunda yayımlanan yazımda da belirtmiştim. Yeni Ceza Kanunu'nun 1. maddesi, bu kanunun amacını açıklarken, ilk sırada 'kişi hak ve özgürlüklerinin' korunmasına vurgu yapmıştır. Bir kanunun 'amaç' maddesine ilişkin bir hükümde, üstelik diğerlerinden daha önce, ilk sırada yer verilen bu amacın, o kanunun genel olarak uygulamasındaki anlam ve etkisi ne olmalıdır? Hukuki düşünce tarzına vâkıf hukukçular, bu sorunun cevabını elbette bilir ve ona göre hareket eder.
Zaten, Türkiye'nin büyük hızla gerçekleştirdiği ve genellikle olumlu karşılanabilecek mevzuat değişikliğinin uygulamadaki sonuçlarının da olumlu bir etkiye sahip olmasını, ancak böyle ölçmemiz mümkün olabilir. Bu, hukukun uygulanmasında, insan hakları hukukunun ilke, standart ve yöntemlerinin nasıl bir katma değer yaratacağıyla ilgili bir konudur. Ve ancak, meslek içi eğitimde bunu güçlendirmeye yönelik eğitim politikaları sayesinde gerçekleştirilebilir.
Türkiye'deki hukuk öğretiminde, gerçek anlamda bir insan hakları hukukunun da yer almaya başlamasının tarihi çok eskilere gitmez. İyimser bir tahlille, bu en fazla 1990'lı yılların başlarına kadar geriye götürülebilir. Bunun anlamı, yaklaşık 10 bin kişi civarında olan Türkiye adliye teşkilatının büyük bir çoğunluğunun, henüz hukuk lisans öğretimi sırasında böyle bir hukuk eğitiminin alfabesiyle dahi tanışmamış olmasıdır. Bu, şaşırtıcı değildir. Zira dünyadaki durum da bundan pek farklı sayılmaz. Öte yandan, elbette düzenlenen değişik eğitim çalışmaları ve bazı bireysel çabaları da göz ardı edemeyiz. Ancak burada asıl önem taşıyan husus, eğitimin hangi kapsamda olacağı ve sonuçlarının nasıl değerlendirileceğiyle ilgilidir.
İnsan hakları hukuku, modern hukukun bilinen yorum ve uygulanma tarzına ilişkin birçok kuralın değiştirilmesine yol açtı. Bunun gerisindeki temel zihniyet farklılığıysa, demokratik bir toplumda, salt 'gücün' toplumsal ilişkileri belirleyen yegâne değişken olmasını önlemektir. Böyle bir çabayı ortaya koyarken, hiçbir neden ve bahane bunun aksinin meşru gösterilmesini sağlayamaz. Buna, 'yargı'nın kendisinin, sadece bir güç unsuru olarak telakki edilmesinin önlenmesi de dahildir. Yoksa, 'etkili hak arama yollarına başvuru hakkı' veya 'adil yargılama ilkesi'nin anlamı nedir?
Kısaca sorun, hukukun uygulanmasında demokratik katma değeri nasıl yaratabileceğimiz sorunudur.