Rosa Parks'ın mirası

Rosa Parks'ın adını, yaşadığı Montgomery (Alabama) kentinin ötelerine, tüm dünyaya ulaştıran olay 1955 yılında meydana geldi. Bir dikimevinde çalışan Parks, akşam eve dönmek üzere otobüse binmişti.

Rosa Parks'ın adını, yaşadığı Montgomery (Alabama) kentinin ötelerine, tüm dünyaya ulaştıran olay 1955 yılında meydana geldi. Bir dikimevinde çalışan Parks, akşam eve dönmek üzere otobüse binmişti. Ön sıralarda yer olduğu için oraya oturdu. Bugün pek anlaşılmaz bulunabilir, ama o yılların ABD'sinde, özellikle Güney eyaletlerinde, toplu ulaşım araçlarının ön sıralarına Afrika kökenli Amerikalıların oturması yasaktı. Bu sıralar beyazlara aitti. Ve bu 'yasal' kuralın işlerliğini sınayacak bir neden doğdu: Yeni otobüse binen bir beyaz adam, Parks'ın oturduğu sıradan kalkmasını, orayı kendisine terk etmesini istedi. Parks, kendisini oradan kaldıracak böyle bir zorunluluğun olmadığını düşündüğünü açıkça söyledi. Ve ortalık karıştı. Parks tutuklandı, 14 dolar ceza ödedi, kendisi ve eşi işlerini kaybettiler, ırkçıların ölüm tehditleri, tacizler ve Parks'ların destekçilerine yönelik bombalı saldırılar sürüp gitti. Ve sonuçta Parks, Detroit'e taşınmak zorunda kaldı. Ama bu mütevazı kadının otobüs yolculuğundaki bu kararlı tutumu, bir tarihi dönemin de başlangıcı oldu.
Parks'ın, otobüste oturduğu yerden kalkmasını isteyen adama karşı direnci, ırkçılığın hâkim olduğu bir düzende, anlaşılabilir bir tepki olarak görülebilir. Hatta eşinin, yurttaş haklarının eşit olarak sağlanması için mücadele eden ve ABD'nin önde gelen muteber örgütlerinden NAACP'nin (National Association for the Advancement of Colored People ) bir üyesi olması da bu bağlamda bir etkiye sahip kabul edilebilir.
Ama bütün bunların ötesinde, yorgun bir dikimevi çalışanının, akşam evine dönerken, doğal olarak otobüste oturmak istemesi ve bunun bazı 'yasal' düzenlemeler sayesinde mümkün olamayacağının kendisine hatırlatılmasına karşı bu tutumu, çok insanca ve çok doğal değil midir? Buna karşılık, böyle bir 'yasal' düzenlemenin, ayrımcı ve gaddarca bir saçmalığı yüceltmesi, bu basit insani durumda daha da berraklaşmış sayılmaz mı?
ABD'deki yurttaş hakları hareketinin önderlerinden Dr. Martin Luther King'in, 1963 yılında, barışçı bir gösterinin ardından tutuklanması nedeniyle, 'Birmingham Cezaevinden Mektup' başlığıyla kaleme aldığı görüşlerinde, 'insanların adilane olmayan yasalara uymak zorunda olmadığı'na vurgu yapması, Parks'ın otobüs yolculuğunda başlattığı çizgide bir adımdır.
Ancak, insanın haklarıyla ilgili her konuda olduğu gibi, ırk ayrımcılığı konusunda da, herkesi tatmin edebilecek bir sonuca varmak, aslında ucu açık bir mücadeleyi gerektiriyor. Belki de bu yöndeki çabaların anlamını, asıl gündelik hayatın ayrıntılarında görebilmenin önemi daha fazla.
1985 yılında, doktora çalışmalarım için New York'ta bulunduğum dönemde, Türkiye'ye dönmek için Kennedy Havaalanı'na otobüsle gitmek istemiştim. New York kentinde, Grand Central civarında bu otobüs hizmetinin acenteleri vardı.
Aldığım biletin arkasında, o bildiğimiz taşımacılık koşulları maddeler halinde sıralanmıştı. Bunlardan ilki dikkat çekiciydi. Mealen şöyle diyordu: Bu bilete sahip olmak, size, ırk, cins, dil, din, vb. bakımlardan bir ayrıcalık sağlamaz.
Kent merkezinden havaalanına yapılacak bir otobüs yolculuğunun insana ne ayrıcalık kazandıracağı sorulabilir. Belki, hiçbir ayrıcalık sağlamadığı konusunda zaten bir mutabakat vardır. Ama o toplumdaki ilişkilerin tarihi ışığında, o kuralın oraya yazılmış olmasının verdiği mesajın uyandıracağı güven de yabana atılmamalı. Tabii, bütün bu kuralların, aslında insanlar arasındaki ilişkilerde var olduğunu görmek istediğimiz bir düzeni yansıttığı ya da bunun sağlanmasına katkıda bulunduğu ölçüde bir anlamı var.
Son haftalarda, New Orleans ve civarındaki bölgelerde, Katrina kasırgasının esip üfürdüğü binlerce Afrika kökenli Amerikalının sorduğu soru da bu olmalı. Neden bu felaketin asıl mağdurları kendileri oldu? NAACP'nin internetteki sitesinin anasayfasının en üstünde, Rosa Parks'ın anısı yâd edilirken, onun hemen altında da Katrina mağdurları için ne yapıldığı soruluyor, hem siyasilere hem de topluma.