Sadece askeri mi?

Türkiye'nin Irak'a asker gönderip göndermeyeceğine ilişkin nihai kararı, şimdilik ertelenmiş görünüyor. Bu tutumun gerisinde, Irak'taki gelişmeler konusunda yeterli bir bilgi sahibi olma çabası olabilir.

Türkiye'nin Irak'a asker gönderip göndermeyeceğine ilişkin nihai kararı, şimdilik ertelenmiş görünüyor. Bu tutumun gerisinde, Irak'taki gelişmeler konusunda yeterli bir bilgi sahibi olma çabası olabilir. Ancak bunun dışında, hükümetin, ülke içindeki karar mekanizmaları bağlamında, kendi konumunu güçlendirici bir kararı olgunlaştırma kaygısı da oldukça belirgin.
Geçen hafta, Bağdat'ta düzenlenen terörist saldırı sonucunda hayatını kaybeden BM özel temsilcisi ve diğer görevliler için düzenlenen törenlerin ardından, Genel Sekreter Kofi Annan'ın yaptığı açıklamalarda da, örgütün böyle bir göreve hazır olduğu mesajı verilmeye çalışıldı. Ama Irak'taki ABD ve Britanya işgalinin BM'nin birçok uluslu güç planı haline dönüştürülmesi zayıf bir olasılık olarak görünüyor.
Bugünün koşulları, ülkedeki işgalin BM gözetiminde bir geçiş yönetimine devri ve bunun altyapısının hazırlanmasına yönelik bir uluslararası işbirliğinin kotarılması konusunda, hiç de ümit verici değil. Dolayısıyla, Türkiye'nin asker göndermeye ilişkin kararı da bu koordinatlar içinde belirlenmek zorunda kalacaktır.
Türkiye'nin, güney komşusu Irak'taki gelişmeler karşısında ilgisiz kalması elbette beklenemez. Ancak bu ilginin ve buna bağlı olarak yapılacak girişimlerin kapsamı sadece askeri konularla da sınırlı görülemez. ABD'nin Türkiye'den beklentisinin tamamen bununla sınırlı tutulduğunu anlamak mümkün. Bu, ABD'nin Türkiye'nin işlevlerini nasıl tanımladığıyla ilgili bir konu. Ve zaten büyük ölçüde, ABD'nin Irak'taki askeri varlığının neden olduğu olumsuz tablonun farklılaştırılması amacını taşıyor.
Türkiye, Irak kentlerinin sokaklarında devriye gezmenin ötesinde, ülkedeki siyasi yeniden yapılanmanın biçimi ve rengi konusunda da daha
etkin ve yapıcı olabilir. Türkiye'de, bu tür dış politika sorunlarının tartışılması da, bu konuların ülke içindeki sorunlar bağlamında tartışılmasından çok farklı değil. Devlet aygıtlarının sivil veya askeri karar mercilerinde görev almış kişilerin dışında, yaygın ve etkili düşünce örgütlerinin bulunduğu söylenemez. Dolayısıyla Türkiye düşünce hayatının yıllardır mengene altında tutulduğu kısır, renksiz bir düşünce ortamı, bazı bireysel istisnalar dışında, her alanda olduğu gibi dış politikaya ilişkin karar süreçlerinde de kendini gösteriyor.
ABD yönetimi, son aylarda, bazı Amerikalı anayasa ve idare hukukçuları ve siyaset bilimcilerin de danışmanlığıyla Irak'ın gelecekteki anayasal tasarımını çizmekle meşgul. Bu konuda, uluslararası meşruiyet kavramının eğilip bükülmesi örneğinden farklı bir mesaj vermek, hayati önemde bir konuydu. Ve görünümü, 'meşru' olduğu izlenimi yaratmaya yönelik bir heyet oluşturulmaya çalışıldı. Bunun, ülkedeki anayasa tasarımının hatlarını da belirleyeceği anlaşılıyor.
Bu bağlamda, Türkiye'nin, kendi açısından demokratik bir Irak'ın geleceğini, sadece ülkedeki Türkmenlerle sınırlı bir biçimde tanımlamakta etkin olmaya çalışması, ama bunun dışında ülkenin siyasi geleceğine ilişkin konuları genel birtakım ilkelerle geçiştirmesi, sadece iç işlere müdahaleden kaçınma kaygısıyla açıklanabilir mi? Haklar ve demokrasi, hiçbir devletin münhasıran içişlerine ait konular değildir.
Türkiye'nin Irak'taki siyasi gelişmeler karşısında, asker gönderme politikasına kilitlenmesi, meşru ve istikrarlı bir yönetimin, işgal güçlerince ülkede etkili bir düzen kurulmasıyla eşanlamlı kabulü sonucunu doğurur. Bu, zaten kendi içinde meşruiyetin reddidir.