Savaş karşıtlığı da gerçek

BMGenel Sekreteri Kofi Annan, hafta başında Lahey'de yaptığı basın toplantısında, insanların tüm dünyada, Irak bunalımının barışçı bir biçimde çözümlenmesini görmeyi istediklerine dikkat çekti.

BMGenel Sekreteri Kofi Annan, hafta başında Lahey'de yaptığı basın toplantısında, insanların tüm dünyada, Irak bunalımının barışçı bir biçimde çözümlenmesini görmeyi istediklerine dikkat çekti. Bu, henüz BM bakımından nasıl gelişeceği bilinmemekle birlikte, olumlu karşılanabilecek ve desteklenmesi gereken bir açıklama.
Gerçi ABD temsilcileri, Başkan Bush başta olmak üzere, BM tarafından bir yetki verilmese bile, Irak'a karşı askeri bir müdahalede bulunabileceklerini söylüyor. Özellikle Fransa ve Rusya gibi, Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin, ABD, Britanya ve İspanya tarafından sunulan karar tasarısına olumlu bir oy vermeyeceklerinin anlaşılmasından sonra, bunalımın bu evresinde, neyin tartışmada ön plana çıktığını düşünmekte yarar var.
Konsey daimi üyelerinin, oy rengini belli etmeye neden olan gelişmeleri, ilkesel olmaktan uzak bazı konulara bağlamak ve bu yöntemleri tiksintiyle eleştirmek, gerçekçi bir saptama olarak görülebilir. Nitekim, bir uluslararası forumda, kendi lehine oy elde etmek isteyen birçok devletin, gözüne kestirdiği devletlerin temsilcilerine belli çıkarlar sağlayarak, hedefine ulaşmaya çalışması bilinen bir durum.
Bunlar arasında, o temsilcinin ülkesine büyük ekonomik girdiler sağlamak olduğu kadar, tamamen kişisel (örneğin telefon faturalarını ödemek gibi) olanları da var. Fakat bu, zaten devletler arasında yürütülen ilişkilerin tarzını da ortaya koyan bir tablodan başka bir şey değil. Ve bu bağlamda, kimin kimi açık yüreklilikle eleştirebileceği de, doğrusu cevabı çok bulanık bir soru olsa gerek.
Oysa, Irak bunalımı çerçevesinde asıl önem taşıyan tartışma, Irak'a karşı bir silahlı saldırıyı ballandıran ABD ve müttefiklerinin karşısında, bir başka çözüm tarzının da olabileceğine vurgu yapan, barışçı bir yöntemi ısrarla dillendiren tarafın tutumuyla ortaya çıkıyor. Bu, 'Güçlü olan haklıdır' sözünün aksini ısrarla savunmanın da bir gereği. Belki ABD, bir dünya gücü olarak, kendi istediği nizamı hâkim kılma gayretinde başarılı olabilir ve bu, belki başkaları için de, sonuçları takdirle karşılanması gereken bir düzenin tesisi anlamına gelebilir. Yugoslavya'ya karşı NATO askeri müdahalesinden beri, eskinin o bilinen 'insani müdahale' kavramının yeniden cilalanmaya başladığını görüyoruz.
Oysa bunun, ne ölçüde adlarına müdahale edilenlerin hayrına, ne ölçüde bu müdahaleye girişen hâkim gücün çıkarına olduğu sorusu, o gün bu bugündür hep zihinlere takılı durmakta.
Kofi Annan'ın, hafta başındaki açıklamasının asıl anlamı, bu bağlamda, BM'nin olması gereken işlevine dikkat çekmesiyle belirleniyor. Bu tartışmada, konunun, devletler arasındaki kirli ilişki tarzına dikkat çekmekle belki gerçekçi olunuyor, fakat bu güç söyleminin hâkim kılınmasına da biraz daha katkı sağlanıyor. Devletler arasındaki ilişkilerin güç ve çıkara bağlı tarafı bir gerçek olduğu kadar, bu ilişkinin algılanma biçimi veya buna, nasıl bir söylem içinde anlam kazandırılmaya çalışıldığı da bir gerçek.
Irak'a karşı bir savaşın kotarılmaya çalışılması karşısında, savaş karşıtı bir söylemin görünür olması ve yayılması, bu gerçeğin en açık ifadesi. Bunun bir gerçek olmadığını ve yegâne gerçeğin ancak devletin silahlı gücüyle sağlanacağında ısrarlı olmakla, gücünü göstermekten çekinmeyen hariç, ne devletin egemenlik kavramı daha güçlenmiş oluyor ne de kişilerin hak ve özgürlükleri...