Savaşın asıl mirası

1945 yılının nisan ve mayıs ayları, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna yaklaşıldığına işaret eden gelişmelerin birbiri ardından gerçekleştiği bir dönemdi.

1945 yılının nisan ve mayıs ayları, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna yaklaşıldığına işaret eden gelişmelerin birbiri ardından gerçekleştiği bir dönemdi. Sonuçta, tüm Alman birliklerinin koşulsuz teslim olduğu ve 8 Mayıs gecesi, Orta Avrupa saatiyle saat 23.01 itibarıyla tüm Alman birliklerinin harekâta son vereceği, Alman General Alfred Jodl'un imzasıyla kabul ediliyordu.
Bugünler, İkinci Dünya Savaşı'nın, en azından Avrupa cephesinde sona erişinin 60. yıldönümü. Bununla bağlantılı birçok fotoğraf karesi de sanırım zihinlerimize nakşolmuştur: Almanya'nın teslimini kutlayan müttefiklerin vatandaşı siviller ve askerler, toplama kamplarına girilmesi, bombardımanlarda yıkılmış Alman kentleri, Almanya'nın işgalini
ve egemenliğinin sınırlandığını simgeleyen müttefik bayraklarının
Alman kentlerine çekilmesi, vb.
Bugün, İkinci Dünya Savaşı'nın zihinlerimiz üzerindeki, belki de en belirgin izi Nazi zulmüyle ilgilidir. Ölümcül bir ayrımcılığın, modern devlet teşkilatlanması içindeki en kapsamlı icrası. Dolayısıyla yeni bir dünya düzeninin inşasında, başlangıç hattının çok daha genel bir başlangıç çizgisine çekildiğini söylemek mümkün. Bu, insan olmak ya da olmamak, medeni olmak ya da olmamak bağlamında bir başlangıç çizgisi olarak da tartışılabilir.
Hatta, Almanya'nın teslim olmasından yaklaşık altı ay kadar sonra başlayan ve büyük Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg Mahkemesi'nde bile, iddianame böyle bir sorunsalı dile getiren nitelemelerle güçlendirilmeye çalışılmıştır. Nazi zulmü, bu iddianamede, Hıristiyanlık öncesi dönemlerin vahşetine atfen tanımlanır ve insanlığın, emsali ancak Doğu'nun eski hanedanlıklarında görülen türde bir barbarlıkla karşı karşıya bulunduğu vurgulanır. Bu söylemi, bugün yadırgamamak mümkün değildir. Ama sonuçta, her şeye rağmen, Batılı beyaz iyi adamın erdeminin de yüceltildiği bir dönemdir. Ve unutmamak gerek, henüz sömürgecilik de tasfiye edilmiş değildir. Ve müttefikler arasında da büyük sömürgeci güçler vardır.
Buna rağmen, Nürnberg davaları, tam tanımıyla Holokost'un (Yahudi soykırımının) hesabının sorulduğu yargılamalar da olmamıştır. Nitekim, Endlösung ya da Nihai Çözüm diye adlandırılan, Yahudilerin topluca kıyımı planının mimarı Adolf Eichman'ın, 1960 yılında, Arjantin'den İsrail'e kaçırılarak orada yapılan yargılamasında, bu tarihi gerçekle bir kez daha yüzleşmek (ve belki de hesaplaşmak) ihtiyacını görmek mümkün olur. Hanna
Arendt, Eichman in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil adlı kitabında, bu yargısal sürecin iki cephesini de aktarır.
İkinci Dünya Savaşı'nın, savaş sonrasındaki dünyaya bıraktığı en büyük ders, siyasi iktidarın sorumluluk alanının çizilmesi ve denetlenmesi gereğine yönelik oldu denilebilir. Son tahlilde, Nürnberg yargılamalarında hüküm giyen Nazi liderleri, aşmamaları gereken hatları aşmakla sorumlu tutuldular. Bunlar, hukukun belirlediği (ya da belirlemesi istenilen) hatlardı. Ve o hukuk, hiçbir devletin sadece kendi iç düzeninde inşa edilmeyen, bilakis bunu aşan bir değerler ortamında varlık bulduğu üzerinde mutabık kalınan bir hukuktu. Kısaca, uluslararası hukuk zemininde bir meşruiyet çabası, savaş sonrasındaki dünya düzeninin de temellerini belirledi. Bugün, 'insan hakları hukuku' diye adlandırılan alanın, kişilerin haklarına vurgu yaparak, onları farklı ölçekte iktidarlar karşısında güçlendirmeye yönelik bir düzeni hedeflemesi, ancak böyle bir anlayışla belirginleşebilir.
Öte yandan, o dünya düzeninin mimarları arasındaki devletlerin de,
çok geçmeden, bu anlayıştan nasıl uzaklaşıp, o hareket çizgisindeki ethosu kaybettiğini biliyoruz. Bu da şaşırtıcı değil aslında. Çünkü, bu yeni dönemin ve sonrakilerin de, kendi konumunu iktidar karşısında güçlendirme arayışı ve gayreti içindeki özneleri de değişebilir. Burada asıl sorun, bu konum değişikliğinin bilincinde olan çabaların, bunun ayırdında olamayan tarafa hatırlatılması azmi ve basiretinde, o kadar.