Seçimden sonra Kıbrıs sorunu

KKTC'de, cumhurbaşkanlığı seçimi de tamamlandı. Ve Mehmet Ali Talat'ın, seçimi kazandığının açıklanması sürpriz olmadı. Adanın kuzeyindeki siyasal gelişmeler, son bir yıldır bu yöndeydi.

KKTC'de, cumhurbaşkanlığı seçimi de tamamlandı. Ve Mehmet Ali Talat'ın, seçimi kazandığının açıklanması sürpriz olmadı. Adanın kuzeyindeki siyasal gelişmeler, son bir yıldır bu yöndeydi. Bir anlamda, KKTC iç siyaseti bakımından bir yıllık bir geçiş döneminin tamamlandığı söylenebilir.
Fakat henüz, Kıbrıs'ı, bir uyuşmazlıkla birlikte anmaktan uzaklaşmış da değiliz. Bu, bir uluslararası uyuşmazlık olduğuna göre, adanın kuzeyindeki bir yıllık bu geçiş döneminin sona ermiş olması, ancak bu uyuşmazlığın taraflarından biri bakımından, KKTC ya da adanın kuzeyi bakımından bir anlam ifade ediyor. Güneyin de, bir anlamda, son bir yıldır karışık bir siyasal tablo çizdiği söylenebilir. Ama bir yıla yaklaşan bir süredir varolan AB tam üyeliği, her şeye rağmen, adanın güneyindeki bu dalgalanmayı yalıtan bir siyasal etkiye de neden olabiliyor.
Kısaca, adanın kuzeyindeki siyasal değişim, kuzeyin kendi iradesini daha berrak bir biçimde ortaya koyduğu ve üstelik bunu, uzun yıllardır süren bir siyasal ekibin dışında gerçekleştirmeyi seçtiği yönünde açıklanabilir. Ancak kuzeydeki bu değişimde, Türkiye'deki siyasal tutum farklılığının da etkili olduğu, küçümsenemeyecek bir gerçek. Bir başka gerçekse, kuzeyin, bugün güneydeki yönetimin de bir üyesi olduğu AB'ye üyelik arzusu. Bu da, Kıbrıs uyuşmazlığının adadaki bu iki tarafı arasında, güneyin lehine kuzeyin aleyhine asimetrik bir ilişkinin doğmasına yol açıyor.
Bunu gidermek yönünde, kuzeyde yapılması gereken şeyler var elbette. Örneğin 1974 harekâtından sonra, kuzeyden ayrılmak zorunda kalan Rum nüfusun kuzeydeki mülkiyet haklarıyla ilgili davalar konusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Mira Ksenides-Arestis'in açtığı dava bağlamında, kuzeydeki Tazmin Komisyonu'nun yapısı ve işleyişiyle ilgili konularda, bu ay başında görüşünü açıklamıştı. Bu, henüz bir nihai karar değildir, sadece davanın esasına geçme aşamasında yapılan bir değerlendirmeyi ifade eder.
Buna göre, mahkeme, belki kuzeyde kurulan bu komisyonu 'etkili bir hak arama yolu' ya da Avrupa Mahkemesi'ne yapılacak başvuruları kesen bir yerel başvuru mekanizması olarak görmedi. Ama komisyonun böyle hukuksal bir etkiye sahip olmasını sonuçlayabilecek niteliklerin neler olması gerektiğine de dikkat çekti. Dolayısıyla, adanın kuzeyinde, mahkemenin çizdiği doğrultuda düzenlemeler yapılması mümkündür. Zaten, bildiğim kadarıyla, bu konuda bazı esaslı adımlar atılmıştı;
en azından bunların tamamlanması için hızlı bir gayret gösterildiği, daha kolay bir biçimde ortaya konulabilir.
Gerek Avrupa Konseyi önündeki bu gibi çabalar, gerek BM Genel Sekreteri'nin yetkisi altında, görüşmelerin yeniden başlatılmaya çalışılmasıyla ilgili girişimler konusunda, KKTC daha girişimci bir görünüme sahip. Ancak, gerek adanın kuzeyi gerek Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecinde, Kıbrıs uyuşmazlığının çözümü yolundaki gayretlerin sadece bu 'taraflar' üzerinde görülmesi ve uyuşmazlığın sadece böyle tanımlanıyor olması da, bir 'çözüm' tutumunun niteliğiyle bağdaşır değildir.
Uyuşmazlık terimi, tek taraflı bir olguya işaret etmez. Bu durumda, o uyuşmazlığa taraf olanların, kendi bakımlarından, öngörülen bir zeminde uyuşmazlığın giderilmesi için ortaya koyacakları iyi niyetli çabalar, henüz hukuken bir çözüme varılmış olmasa dahi, onlar lehine bir tutumu ifade eder. Adanın kuzeyinde, bu yönde çabalar arasında değerlendirilebilecek bir gelişmeler dizisinin gerçekleştiği yadsınamaz. Türkiye bakımından beklenense, bu uyuşmazlığın çözümü için BM Genel Sekreteri tarafından sürdürülen çabalara güçlü bir destek sağlayan, yapıcı bir tutumdan ibaretti.
Bu durumun AB tarafından değerlendirilmesi, yukarda belirttiğim genel esaslardan saparak gerçekleştirilemeyeceğine göre, AB'nin, bu uluslararası uyuşmazlık bağlamındaki konumu daha da önemli bir hal almaya başlıyor. Bu uyuşmazlığın taraflarından birinin AB'ye tam üye olmasında, bu uyuşmazlık, AB tarafından engelleyici bir neden olarak görülmemişti. Fakat aynı
uyuşmazlığın giderilmesi konusunda, herhalde genel hukuksal esasların küçümsenmesi savunulamayacağına göre, AB'nin gelecekteki tutumu hem hukuk hem de ahlak bakımından değerlendirilmeye başlayacaktır.