Şiddete karşı ve haklardan yana

İki gün önceki 'terör zirvesi' sonunda yapılan açıklama bazılarını sevindirdi, bazılarını ise hayrete ve yeise sürüklemiş görünüyor. İki aydır, Irak'ın kuzeyine yönelik bir askeri müdahalenin, şiddet eylemlerine karşı mücadelede...

İki gün önceki 'terör zirvesi' sonunda yapılan açıklama bazılarını sevindirdi, bazılarını ise hayrete ve yeise sürüklemiş görünüyor. İki aydır, Irak'ın kuzeyine yönelik bir askeri müdahalenin, şiddet eylemlerine karşı mücadelede yararlı olacağına dair görüşlerin de etkisi altında,
zirveden bu yönde bir karar çıkmaması, en azından bazı çevrelerde hayretle karşılanmış oldu.
Fakat bu sonuç, elbette ölçüsüz bir şiddet diline karşı durmayı küçümsemek anlamına da gelmiyor. Ancak uzun zamandır, Türkiye'nin, askerlerini Irak'ın sınırlarının içine boşaltması gibi maço bir dili yegâne politika aracı olarak savunan indirgemeci bakış diğer politika seçeneklerini gölgede tutmayı yeğliyor. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da bir politikanın belirlenmesi, birbirine paralel fakat birbirinden farklı alanlara ilişkin bir değerlendirmeyi gerektirir. Bunun, sadece askeri bir başarı hedefine odaklanması başlı başına yeterli olamaz. Ancak halk nezdinde, 'kötülüğü', sınırlarımız dışında, dolayısıyla bizimle ilgisi olmayan bir mekânda tanımlamaya, bulmaya ve cezalandırmaya yönelik bir yaklaşımın, hele bir seçim ortamı içinde savunulmasındaki cazibeyi göz ardı etmek de mümkün değil. Nitekim, iki gün önceki zirve sonuçlarından memnun olmayan çevrelerde böyle bir yaklaşım açıkça görülüyor.
Buna karşı, Başbakan'ın ortaya koyduğu yaklaşım nasıl değenlendirilmeli? Her ülkede, kamu düzeninin bozulması sonucunu doğuran eylemlere karşı, yetkili makamlarca önleyici bir müdahalede bulunulur. Bu, aynı zamanda, güvenlik temelli bir kamu hizmetinin de ta kendisidir ve şaşılacak bir tarafı da yoktur. Ancak böyle bir tutum savunulurken, bunun, 'karşı tarafın' kökünü kurutuncaya kadar sürdürülecek, ölümüne bir mücadele şiarıyla ortaya konulması yerine, o kamu hizmeti ya da ortak fayda vurgusuyla dillendirilmesinin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Böyle bir tutum, hiçbir şekilde, ilkesel bir taviz anlamına da gelmez. Sadece, olağandışı bir nedene dikkat çekmeyi kolaylaştırır. Ama bunu, adeta dokularına işlemiş bir husumetin diliyle değil, o olağandışılık olgusuyla sınırlı tanımlamış olur.
Bu bağlamda, bu tavra karşı ileri sürülen bir görüş daha var: Türkiye, demokratikleşerek ülkesinde yaşayan insanların haklarına saygı göstermeyi daha da güçlendirdiği oranda, ülkedeki kamu düzenini korumak için elinin kolunun bağlandığı, hareket edemez bir hale sokulduğu iddiası.
Bu tür görüşler, yine bir 'kötülük' kaynağına atıfla bu tezlerini güçlendirmeye çalışırlar. Bu, Türkiye'nin, AB hukukuna uyum sürecinde kabul ettiği birtakım standartların güvenlik kuvvetlerini iş yapamaz hale soktuğu tezidir.
Aslında biraz serinkanlı bir düşünceyle bazı şeyleri hatırlamakta yarar var: O standartların kabulünden önce, Türkiye'de yaşayan insanların idare önünde nasıl orantısız bir biçimde zayıf ve savunmasız kaldığı, bu nedenle ortaya çıkan vahim ihlâl vakaları nedeniyle toplumsal ilişkilerimizde nasıl onulmaz yaralar açıldığı ve bu yüzden, Türkiye'nin, hiç de 'muasır bir medeniyet' sayılmadığı unutulabilir mi? Demokrasilerde, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, hatta meşru nedenlere bağlı olarak ilan edilecek olağanüstü dönemlerde, askıya alınması bile mümkündür. Ancak buna ilişkin meşruiyet sınırlarına uymak kaydıyla. Bu durumda sormak gerekir: Acaba Türkiye, hem böyle demokratik bir düzene ve onun hayat standartlarına saygı duymayı esas alırken, hem de kamu düzenini bozan bazı eylemlere karşı ilkeli bir mücadele anlayışını savunup uygulamaktan âciz midir?
Bu soruyu, 'Hayır, uygulayamaz!' şeklinde karşılayan görüş, indirgemeci ve fazla çaba sarf etmek istemeyen, kolay cevapların peşinde bir görüştür. Zor olanı istemek, hiç kuşkusuz zor olanı başarabilecek bir fikri ve fiili donanımı da gerektirecektir. Belki, bu seçim ortamında asıl birbirimize ve siyasilere sormamız gereken de şu olmalı: Siyasi partilerin, sorunları sadece ak ve kara olarak tanımlamadan uzak durarak, o iki standardı birlikte savunabilmeleri için geliştirecekleri politikalar nelerdir?