Şimdi ne olacak?

Hükümetin geçen hafta TBMM'den çıkarmayı başardığı izin kararı, asıl sorunun da yeni başlamakta olduğu anlamına geliyor.

Hükümetin geçen hafta TBMM'den çıkarmayı başardığı izin kararı, asıl sorunun da yeni başlamakta olduğu anlamına geliyor. Henüz, bir asker gönderme harekâtı başlamadı, bunun ayrıntıları konusunda, bu yazının yazıldığı sırada, Genelkurmay Başkanlığı'nca bir açıklama yapılacağı açıklanmış durumdaydı. Ve Irak'ta süren şiddet hareketleri, doğal olarak, oraya gönderilecek Türk birliklerinin de buna maruz kalacağı tartışmalarını besliyor. Bunun, Türkiye içindeki olası tepkileri belki tahmin edilebilir, ama beklenmedik sürprizler de kimseyi şaşırtmamalı.
ABD'nin, Irak'taki macerasının 'başarı'yla sonuçlanması, şimdi asıl konu halini almış durumda. Bu ne demektir? Her şeyden önce, Irak'ta bir düzenin sağlanmasıdır. Ancak bunun gönüllü itaat niteliğinde bir halk iradesine dayanması, fakat zorlayıcı bir düzen fetişizminden uzakta inşa edilmesi, herhalde asıl hedef. Bu olabilecek mi?
ABD'nin bu ölçüde olmasa da, kategorik olarak bu nitelikte sınır ötesi cerrahi müdahaleleri ne ölçüde başarılı oldu? ABD'nin başını çektiği ve Kosova'daki zulmü esas alan, Yugoslavya'ya karşı NATO müdahalesi bunun karşıtı bir örnek değil. Zira o, bir yere kadar uluslararası oydaşmanın olduğu, fakat usuli bakımdan hukuki anlamda karar alma sürecine uymanın kaale alınmadığı bir harekâttı. Üstelik, daha önceki Bosna-Hersek vahşetinin yüklediği manevi sorumluluk söylemi de bu bağlamda yaygın bir biçimde kullanıldı. Buna rağmen yapılanlar NATO müdahalesini meşru kıldı mı? Elbette hayır.
Afganistan'daysa, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından gerçekleştirilen ve ağır 'meşru müdafaa' makyajıyla sunulan bir müdahale karşısında kaldık.
Bugün, ABD'nin Afganistan projesinin ne ölçüde başarıya ulaştığı çok ciddi bir sorudur. Ve Afganistan'ı, sadece Kâbil ve çevresi olarak tanımlamıyorsanız, hiç de kolaylıkla cevaplanamaz.
Bu durumda, Irak'taki başarının adını kolayca koymak ve Türkiye'nin buna büyük katkılarının olacağından söz etmek, en azından çok cömert bir görüştür. Bunda, Türkiye'nin de sorumluluğu yok değil. Türkiye, ülke içinde olduğu gibi ülke ötesinde de, siyasi sorunlara ilişkin başarının tanımını sivilleştirebilmiş değil. Bugün, Türkiye'nin Irak'taki rolü üzerine yapılan tartışmalarda hedef, görece bir kamu düzeninin sağlanmasında askeri gücün önemiyle açıklanıyor. Bugünün koşullarında böyle bir başarı Irak açısından elzem olmakla birlikte, bunun sadece bir araç olma niteliği de göz ardı edilemez. Zaten asıl sorun da burada başlıyor. Bu konulara ilişkin anlamlı bir tartışma ve gelecek ümidi bulmak mümkün değil.
Sonuçta, Türkiye'nin, asker gönderme kararı bağlamında bir başarı elde etmesi, görece asayişin sağlanması ve bu harekâtta olabildiğince az kayba uğramasından başka bir biçimde açıklanamıyor. Türkiye'nin, nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülke olması ve bu kimliğiyle Irak'ta bulunmasının simgesel bir ağırlığı olduğu görüşüyse, ancak Batı ülkeleri bakımından önemli olsa gerek. Türkiye'nin, örneğin bugünlerde toplanan
İslam Konferansı Örgütü içinde, büyük özen gösterdiği mesafeli işbirliği anlayışı, sanırım dikkate alınmak zorunda.
Türkiye, Batı'ya açık ve yönelik siyasi ve toplumsal konumu ve tarihi mirasının bileşimiyle İslam ülkeleri içinde etkili siyasi projelerin kotarılmasına örnek gösterilebilir. Ama bunun yöntemi ve aracı, ABD'nin işgal harekâtında asayişi sağlayıcı bir işlev üstlenmek midir? Kaldı ki, Türkiye'nin, Irak'taki askeri müdahaleye dahil olma niyetinin temel nedenleri arasında, yakın bir güvenlik tehdidi olduğu fikri etkili olmuşsa, bu gelişmenin, zaten İslam ve Batı arasında ümit verici bir diyalog projesi olarak görülmesi de çok zorlaşır.
Evet, şimdi ne olacak? Asıl soru bu ve hükümet bu sorunun cevabını netleştirmek zorunda.