'Sindirme' çabasının anlamı

Hafta başı sonuçlanan AB Dışişleri Bakanları'nın Lüksemburg zirvesi, önemi göz ardı edilemeyecek, hafifsenmeyecek bir gelişme. Bunun, Türkiye toplumunun dinamik ve bir bütünleşmeyi taşıyıcı kesimlerindeki algılanma biçimi de bunu teyit ediyor.

Hafta başı sonuçlanan AB Dışişleri Bakanları'nın Lüksemburg zirvesi, önemi göz ardı edilemeyecek, hafifsenmeyecek bir gelişme. Bunun, Türkiye toplumunun dinamik ve bir bütünleşmeyi taşıyıcı kesimlerindeki algılanma biçimi de bunu teyit ediyor. Her şeyden önce, Türkiye'nin, başlangıçta üzerinde epey söz söylenen, 1993 Kopenhag zirvesinde kabul edilen siyasi kriterleri, müzakerelere başlamaya esas kabul edilecek ölçüde yerine getirdiğinin teslimi, sanırım yadsınamayacak bir gelişmenin kayda geçmiş resmidir.
Ancak, bu süreç ya da uyumun kendisi elbette 'ucu açık' olmak zorunda. Zaten uyum çabasının kendisi, uyumun gerçekleştiğinin dönemsel olarak değerlendirilmesine bağlı bir sonucu ifade etmiyor mu? Bu sürece, naif bir iyimserliğin uçuculuğu ya da içe kapalı bir kötümserliğin gölgesinde bakmak da mümkün. Ancak bu yollardan her birinin varacağı sonucun da gerçekle bir ilgisi olmayacaktır. Gerçekçilikse, bir iyi niyet anlayışı içinde, bu süreç zarfında yapılması gerekenleri yapma anlayışına öncelik vermek anlamına geliyor.
Bunun nasıl bir eksende gelişeceği, teknik ayrıntılarıyla ortaya konulmuş durumda. Ama bunu yaparken, çaba göstermek ile tembellik ya da ihmalkârlık veya umursamazlık arasındaki farkın sonuçlarının da, o ölçüde birbirinden uzakta bulunduğu herhalde tartışmasızdır. Bu noktada, 'müzakerelerin ucu açık bir süreç' olduğu veya pek iyi bir çeviri olmasa da, AB'nin Türkiye'yi 'sindirme kabiliyeti' gibi ibarelerin anlamını, sadece kötümserliğin ufkunda görmeye çalışmaktan uzak durmanın, Türkiye adına, başlı başına bir referans olacağı söylenebilir.
Elbette, AB üyeleri arasında ve bu toplumların değişik kesimlerinde, Türkiye'nin tam üyeliğine cepheden karşı çıkanlar var. Bunların dayandığı gerekçelerin, aslında AB'nin, kâğıda dökülmüş o kendi ilkeleri ve hedefleri ışığında bile, nasıl sırıttığını göstermek mümkün. Türkiye'nin başarılı bir müzakere yönetimini beceriyle yürütmesi, bu anlamda da, o çelişkileri vurgulayan bir karşı dili güçlendirecektir.
Kaldı ki, artık daha da yoğun ve yakın bir biçimde geliştirilecek bu ilişkinin, özellikle AB cephesinde geri plandaki siyasi kaygılar hangi yönde olursa olsun, taraflar arasında iyi niyete dayalı gelişmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Bu, sadece AB ve onun hukukuyla sınırlı değil, ama onu kapsamakla birlikte, asıl medeni ilişkilerin olmazsa olmaz koşulu sayılan bir ilkedir. Başka bir ifadeyle, ortaklaşa belirlenmiş ve birlikte çaba gösterilmesi beklenen bir eksende, aslında hiçbir anlamlı ve etkili bir sonucun çıkmayacağı yargısı, başlı başına çelişik bir durumdur. Hele, o hedefe varmak için çıkılan yolun henüz başında bulunuyorken..
Medeni ülkelerin hukukları, hangi ölçek ve düzeyde olursa olsun, her akdi ilişkinin bir anlam ve etkiye sahip olması hedefine göre kurgulanır, böyle yorumlanır ve bu açıdan denetlenir. Bunun dışında bir iddianın da, gene bu bağlamda tanımlanacak araçlar ve yöntemlerle kanıtlanması gerekir.
Bu açıdan yaklaşınca (ve böyle bir yaklaşımda bulunmamız gerektiğine göre), o 'sindirme kabiliyeti' ibaresini de, sadece Türkiye'nin kendisinin AB tarafından bütünleşmeye yatkın, uyumlu ya da sindirilebilir bulunmak için çırpındığı bir ilişki biçiminde tanımlamak yerine, bunu, iki taraflı ve iyi niyete bağlı bir ilişki zemini içinde tanımlamanın daha gerçekçi ve önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan kasıt, Türkiye'ye paralel olarak, AB'nin de, kendi bakımından Türkiye'yi sindirme kabiliyetini sağlamaya yönelik iyi niyetli bir gayret içinde bulunmasıdır.
AB organları ve Türkiye hükümeti arasında başlayacak, bu konuya ilişkin resmi ilişkilerin seyrine paralel bir biçimde, her iki tarafın toplumları arasında da, doğrudan doğruya kurulacak ilişkilerin artırılması, çeşitlendirilmesi, geliştirilmesi ve sonuçlarının görünür kılınmasına yönelik çabalara gerek var.