Sınırı görmek

Irak sorununa ilişkin gelişmelerde, süregelen tartışmaya bakılırsa, karışıklığa neden olan iki konu var.

Irak sorununa ilişkin gelişmelerde, süregelen tartışmaya bakılırsa, karışıklığa neden olan iki konu var. Bunlardan ilki, 1991 yılında düzenlenen Çöl Fırtınası Harekâtı ile bugün, tartışmalara konu olan olası bir ABD-Britanya askeri müdahalesinin birbirinden ayırt edilmeksizin değerlendirilmesi. İkincisiyse, birinci konuda ortaya çıkan bulanıklığın bir türevi ve büyük ölçüde, Türkiye'nin bu müdahale içindeki konumunun teşhisi bakımından ortaya çıkıyor.
1991 yılında, Irak'a karşı gerçekleştirilen uluslararası askeri harekât bir Güvenlik Konseyi kararıyla tüm BM üyesi devletlere, Irak'ın, Kuveyt ülkesini işgal ve ilhak eylemine son verdirmek üzere, gereken her tedbiri almaları konusunda verdiği bir yetkiye dayanıyordu. Bir devletin diğer bir devlete, onun ülke bütünlüğünü veya siyasi bağımsızlığını hedef alan bir şekilde saldırısı, mevcut uluslararası hukukta, hiçbir bahane ve mazeretle meşru kabul edilemeyecek kaba bir eylem olarak tanımlanır. Ve Konsey, bundan sorumlu olan devlete uygulanacak zorlayıcı tedbirleri saptayıp uygulanması için karar almaya yetkilidir. Kısaca, 1991 yılında olan da buydu.
Oysa bugün durum farklı. Bugünkü durum, ABD'nin, nedenlerini tamamen kendinden menkul bir şekilde belirlediğini gördüğümüz askeri bir müdahale eyleminin, ite kaka BM çatısı altında alınan bir kararla, şimdilik geride tutulmaya çalışılmasından ibarettir. ABD'nin, bu müdahaleye girişme tavrını bir şekilde yumuşatmaya çalıştığı görülüyor. Bu, önce 1991 yılında BM ile mutabık kalınmış bir konuydu. Fakat, BM ile Irak arasında doğan bir denetim krizinin çözülmesiyle 1998 yılında tekrar mutabık kalınan
çerçevede, Irak'ın, silahlanma programlarının uluslararası denetimi konusunda yeni bir anlaşma sağlandı. Kısaca, ABD'nin ilk bakışta, kendi politikalarını meşrulaştırmaya çalıştığı zemin de buymuş gibi gözüküyor.
O halde, ABD'nin yapmaya çalıştığı, 1991 yılında, uluslararası hukuku vahim sayılabilecek bir şekilde ihlal etmiş bir hükümete karşı, uygulanması öngörülen tedbirlerin etkili bir şekilde icrası mı? Veya başka bir deyişle, ABD, BM'nin etkili kılınması uğruna mı böyle bir müdahaleye girişme sevdasında?
ABD yönetimi, yukarıda üzerinde durduğum bağlamda bir meşruiyet vurgusunda bulunmasına rağmen, hemen her fırsatta, böyle bir hukuki çerçeve olsa da olmasa da, yine bildiğini okuyacağı ve Irak'a haddini bildireceğini beyan etmekte. Dolayısıyla, bu politikanın icrası, BM gözetiminde kabul edilmiş zorlayıcı tedbirlerin uygulanması niteliğinde olmaktan çok, tamamen bireysel ve tek yanlı bir kuvvete başvurma niteliğindedir. Güvenlik Konseyi'nin, geçen 8 Kasım günü kabul edilen, 1441 sayılı kararında da, bazı yorumcuların savunduğu gibi, kuvvet kullanmayı öngören tedbirler konusunda bir yetki tanınmış değil.
O kararda, açıkça, Konsey'in öngörülen uluslararası denetim faaliyetleri nedeniyle kendisine rapor verilmesi halinde, derhal toplanacağı ve bir durum değerlendirmesi yapacağı belirtiliyordu. Hemen bunun ardından gelen paragrafta, Irak'ın, yükümlülüklerini sürekli ihlal etmesi yüzünden ciddi sonuçlarla karşılaşacağı konusunda, defalarca uyarıldığına da dikkat çekiliyor. Ancak bu ifade tarzı, Irak'a karşı, zorlayıcı tedbirlerin uygulanması için başlı başına bir dayanak olarak yorumlanamaz. Kuvvet kullanmayı da kapsayacak nitelikteki zorlayıcı tedbirler, hukuki tasnifi ve tanımı itibarıyla farklı olsa da, aslında gerçekçi bir teşhisle, bu şekilde yapılanlar da, aynen savaşta olduğu gibi, topyekûn silahlı bir çarpışmadan başka bir şey değildir. Ve böyle ölümcül olacak bir konuda, sadece belli diplomatik metinlerin yorumlanmasıyla bir sonuca ulaşılamaz. Böyle bir yetkinin, açıkça ve gerekçesi, kapsamı, süresi, uygulanma şekli belirtilerek verilmesi gerekir. Ortada böyle bir karar yok.
Bu durumu, bu koordinatlar içinde ve Türkiye hükümeti bakımından değerlendirmek gerekirse, herhalde sorulması gereken hayati soru, Türkiye'nin ABD ile stratejik ortaklığının sınırlarının nereden geçtiği ya da geçmesi gerektiğinin açıklıkla belirlenmesi olmalı. Bu, aynı zamanda, dış ilişkilerin yürütülmesiyle seçmene selam tavrının ayrım çizgisini de oluşturuyor.