Sorunu çözememek

Bebekliği sırasında Kızılay'da yapılan kan nakli sırasında HIV virüsü bulaşan Yiğit Oyal'ın öyküsü, bir kez daha, kamplaşma zihniyeti...

Bebekliği sırasında Kızılay'da yapılan kan nakli sırasında HIV virüsü bulaşan Yiğit Oyal'ın öyküsü, bir kez daha, kamplaşma zihniyeti çerçevesinde bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışmanın ortaya çıkış zemini, farklı hakların birbiriyle çatışması biçiminde sunuluyor. Öte yandan, devlet aygıtlarının bu çatışmayı giderici rolü ve işlevi de bu çatışmanın önemli unsurlarından bir diğeri.
Bu olayın, belki de en trajik yanı, bu çocuğun hayata geldikten sonraki günlerde, hâlâ tedavi olanakları bulunmayan bir hastalığın kendisine bulaştırılmış olması. Bu durumun, üstelik Kızılay gibi 'kamu yararı'na çalışan bir kurumdan kaynaklanmış olması, sağlıklı bir yaşam hakkının özensizlik sonucu ciddi bir ihlali olarak görülmeliydi. Nitekim böyle de oldu. Yiğit'in ailesinin hak arama yollarını kullanarak yürüttükleri mücadele lehlerine sonuçlandı ve bir tazminatla bu ihlalin yarattığı mağduriyetin giderilmesine çalışıldı.
Hukukta aynen eski hale dönüşün sağlanamadığı hak kaybı durumlarında, o kişiye veya kişilere mali bir kazanımın sağlanması, mağdurun bu sayede görece güçlendirilmesi anlamına gelir. Ama elbette, onulmaz mağduriyet de varlığını sürdürür. Yiğit'in, son günlerde konu olduğu bir başka mağduriyet, bu kez eğitim hakkı bağlamında ortaya çıktı.
Ve böylece, tartışmanın sunulduğu biçimiyle, Yiğit'in eğitim hakkıyla okuyacağı okuldaki sınıf arkadaşlarının sağlık hakkı, adeta biri diğerini ortadan kaldırıcı bir niteliğe sahipmiş gibi tartışılıp duruyor.
Burada, elbette HIV virüsü ve bulaşma yolları konusunda büyük bir bilgisizlik olduğu ortada. Fakat özellikle sağlıkla ilgili konularda Türkiye'de genellikle yapıldığı gibi bir bilgilenme biçiminin de ne ölçüde etkili olduğu ciddi tartışma gerektirir. Zira, yıllardır 'Kanserden korkma geç kalmaktan kork' veya 'Uyuşturucu bütün kötülüklerin anasıdır' gibi ilanların duvarlara, vapur iskelelerine asıldığını görürürüz. Ama herhalde o bilgilenme süreci de gene eğitim bağlamında düşünülmek zorunda. Türkiye'de eğitim konusu, bir 'grand strateji' aygıtı olmaktan çıkarılıp, insanların birbirleriyle veya doğayla olan ilişkilerinin tarihini ve bugününü gerçekçi ve anlamlı bir biçimde kavrama yöntemleri üzerine yoğunlaşmadıkça, bu konuda da bir adım atılmasını beklemek mümkün olamayacaktır.
Tekrardan son günlerin bu tartışma konusuna dönülecek olursa, Türkiye'deki birçok sorunda olduğu gibi, bu konuda da, sorun çözememe tablosu karşısındayız. Evet, Yiğit'in ailesi hukuk önünde hakkını kanıtlamış ve bu yönde bir sonuç elde edilmiştir. Fakat bir hukuk düzeni, sadece yargı önünde elde edilen kazanımın adı değildir. Hatta olması gereken, yargı önüne götürülecek vakaları olabildiğince azaltıcı bir toplumsal ilişkiler düzenini oluşturabilmektir.
Dolayısıyla, bir hukuk düzeninde aslolan, farklı hak ve çıkarlara sahip taraflar arasında çatışmayı önleyecek bir ilişkiler zeminini hazırlayabilmektir. Dikkat edilirse, Türkiye devlet aygıtları aracılığıyla verilen iki karar da, aslında Yiğit'in hakları lehinde kararlar. Bu, ülkemizdeki her sorunda, her zaman böyle tecelli de etmeyebilir. Birincisinde, mağduriyetinin bir yargı kararıyla saptanması ve tazminata karar verilmesi; ikincisindeyse, eğitim hakkından yararlanmasını öngören Milli Eğitim Müdürlüğü'nün kararı. Fakat, hepimizin izlediği gibi, sorun çözülmüş değil. Hatta kapsamı daha da genişletilmiş bir hal aldı. Burada, Yiğit'in sınıf arkadaşlarının ailelerinin bilinçlenmesini beklemek
değil, onun lehine kararlar alan devlet aygıtlarının bunun devamını getirmekteki yetersizliğiyle karşı karşıyayız.
Bu durum, Türkiye'de genellikle yapıldığı gibi, hak anlayışının, sadece yasaların öngördüğü kuralların mekanik bir biçimde uygulanmasından ibaret olmadığını kavrama ve buna ilişkin somut çabaları etkili bir biçimde uygulamayı gerektirir. Son 20 yıldaki büyük siyasi ve toplumsal sorunları hatırlarsak, bunların ortaya çıkması veya giderildiğinin iddia edildiği tüm durumlarda, aynı zafiyetle karşılaşırız: Sorunu çözememek, fakat azdırmak. Hakların korunması veya mağduriyetin giderilmesi mi? O kimin umurundaki?