Suç mu, yöntem mi?

Terör eylemleri, belli bir siyasetin veya düşüncenin ifadesi olarak kullanılmaya çalışılsa bile, onu tanımlama konusundaki tutumumuz net olmalı.

Terörizm bir suç mu, yoksa bir yöntem midir?
Terör eyleminin sonucunda yaratılmak istenen etki, zihinlerde, bedenlerde ve çevrede yarattığı hasarla ölçülüyorsa, elbette bir suçtur.
Ve bir terör eylemiyle yüzleşmenin anlamını, onun geri planındaki zihniyetin irdelenmeye çalışılmasıyla kavramaya ve anlatmaya çalışmak da karışık sonuçlara yol açabilir.
Durum aslında açıktır: Terör eylemi, bir yöntem olarak belli bir siyasetin aracı veya bir fikrin ifadesi olarak kullanılmaya çalışılsa bile, onu tanımlama konusundaki tutumumuz berrak olmak zorunda. Ve bu tutum, nedenler üzerine değil, sonuçlar üzerine inşa edilmek zorunda. O sonuçlar, zihin, beden ve çevrenin tahribatından başka bir anlam taşımıyor.
Zihinleri sorgulayan bu tanım çabası, aslında Türkiye'nin son çeyrek yüzyıllık tarihinin yeniden tanımlanması gibi bir yükü de taşıyor. Bu dönemin Türkiye toplumunda, adı böyle konulmasa da, terörün, değişik nedenlerle değişik hedeflere yönelik etkili bir araç olma niteliği hiçbir zaman reddedilmedi. Bu, sadece bu yönteme başvuran siyasi, dini, etnik bir kimliği öne çıkaran taraflar bakımından değil, bizzat devleti temsil etme yetkisine sahip kişilerce bile reddedilemeyen bir siyasi tutum olarak yakın tarihimizde asılı kaldı. 'Bana sağcılar da adam öldürüyor dedirtemezsiniz!' veya 'Devlet adına kurşun atan da şereflidir!' gibi siyasi hafızamıza kazınmış sözler, tamamen o sonuçlarla ilgiliydi. Ve karşısında olunan teröre rağmen, yanında olunacak terör çağrışımının da ta kendisiydi.
Zira, bütün bu şiddet tanımlarının gerisinde, sonuç olarak ortaya çıkan tahribatın tanımlanması değil, bunun gerisindeki değerlerin ya da siyasetin 'meşruiyeti' ağırlık taşır. Oysa, yüzyılı aşan bir süredir, devletler veya devletlerle devlet niteliğine sahip olmayan taraflar arasındaki silahlı çatışmalarda bile, bir şiddet sınırının olması gerektiği, modern medeniyetin siyasi koordinatları arasına girdi. Bu gerçek, ne bir devletin meşru müdafaa hakkının, ne de bir halkın kendi geleceğini tayin hakkının kullanılmasıyla gölgelenebilir.
O halde, 15 Kasım saldırılarının Arap-İsrail çatışması ekseninde açıklanmaya çalışılması, kendi toplumuna yabancılaşmış bir bakış olarak ne kadar abesle iştigalse, 20 Kasım saldırılarının, ramazan ayında, çoğunluğu oruçlu Müslümanların ölümünü sonuçlayan eylemler olarak yadırganması da, o ölçüde anlamsız. Bunlara, Türkiye'nin kazaen de olsa, ABD'nin Irak macerasına katılmamış bir devlet olması sorusunu hayretle sorup, 'Neden biz' diye haykıran çevreler de eklenebilir. Bütün bu yaklaşım biçimlerinde, terörün bir yöntem olarak reddi, ortaya çıkan sonucun makbul bir sonuç olmaması varsayımına dayanıyor. Dolayısıyla bu ortamda değil, ama başka bir ortamda ve o koşullarda, bu mümkündür. Bu yaklaşımın, şiddete örtülü bir atıfta bulunma dışında bir anlamı olduğu söylenemez.
Türkiye'nin, son iki yıldır sürdürmeye çalıştığı reform çabaları, ABD'nin maruz kaldığı 11 Eylül saldırılarının ardından, yayılmaya çalışılan o boğucu havanın etkisine rağmen korunabildi. Bu çabaların temelindeki zihniyet, insanın maddi ve fikri varlığını geliştirmesine ilişkin hukuki araçların güçlendirilmesi olarak tanımlanabilir. İstanbul'daki terör, Türkiye'nin bu yöneliminin tam da karşıtı bir dili öne çıkardığı için unutulmamalı ve hatta, bu yönelimi pekiştirdiği kabul edilmeli.