Süleymaniye vakası

ABDbirliklerinin Irak'ın kuzeyindeki Süleymaniye kentindeki </br>Türk Silahlı Kuvvetleri birimine ait binayı basması...

ABDbirliklerinin Irak'ın kuzeyindeki Süleymaniye kentindeki
Türk Silahlı Kuvvetleri birimine ait binayı basması ve içerideki kişileri birkaç gün gözetim altında tutmasıyla ilgili olay, her şeyden önce devletlerarası ilişkilere hâkim olması gereken ilkeler bağlamında değerlendirilebilir.
Bilindiği gibi, devletlerin, birbirlerinin egemenliğini, dolayısıyla eşitliğini tanıyan bir ilişki içinde olması 300 yılı aşkın bir süredir kabul gören bir ilkeye dayanır. Devletlerin egemen eşitliği diye de adlandırılan bu ilkenin sınandığı belli ilişki biçimleri var. Örneğin devlet temsilcilerine gösterilecek muamelenin tarzı, bunların yararlanacağı ayrıcalık, dokunulmazlık ve bağışıklıklar, hep böyle bir ilkenin uygulanmasının titizlikle beklendiği konulardır. Bir devlete ait silahlı kuvvetler ve bunlara ait araç gereç ve yerler de,
o devletin egemenliğinin temsili niteliğine sahiptir. Dolayısıyla, yabancı devletlerce bu konuda da belli kurallara uygun bir muamele tarzının gösterilmesi, yine uluslararası hukukun bir gereğidir.
ABD birliklerinin, Süleymaniye'deki Türk birliğine ait binaya giriş tarzı ve içeridekileri etkisiz hale getirme yöntemi ve sonrasındaki gelişmeler, yukarıda belirttiğim çerçevede tamamen uygunsuz bir davranış tarzını ifade eder.
ABD'nin, bugün Irak'ta bulunuş gerekçesi, bu ülkedeki denetimini icra etme biçimi, genel olarak bugünkü ABD yönetiminin dış ilişkileri yürütme tarzı, ABD'nin, devletler arasında varlığı titizlikle takip edilmesi gereken o 'egemen eşitlik ilkesi'nin, bu ülke tarafından artık hiç umursanmadığı sonucunu doğuruyor. Zaten, uzunca bir süredir, ABD merkezinde yapılan 'imparatorluk' tartışmalarının temel nedeni de bu. 'İmparator', 'bendeleri' karşısında, egemen ve eşit olduğunu kabul etmez ki, buna uygun bir uygulama içinde olsun.
Türkiye tarafında, öncekilerden daha rahatsız edici olan gelişme, bu gerçekle tatsız bir biçimde yüzleşmiş olmaktan kaynaklanıyor. Üstelik bu, sonuçta, ölümcül olmasa da, bir silahlı kuvvet kullanılması anlamına gelen bir olay. Öte yandan, dikkat edilecek olursa Türkiye tarafında, buna karşı oluşturulmaya çalışılan resmi dilin temelinde, tam bir 'egemen eşitlik' vurgusu var. Yürütülen temaslarda muhatabın denkliğini gözetmek, askeri heyetler arasındaki görüşmelerde eşit komuta derecesinde bir temsilde ısrarcı olmak, hep bu anlayışın birer göstergesidir. Devletlerarası ilişkiler bakımından olması gereken de budur.
Bu gelişme, bir kez daha, bize bir başka gerçeği hatırlatmalı: Hukukun, aslında, görece zayıf taraf lehine bir güç anlamına geldiği; ama güçlünün de, o ölçüde, kendini bu hukuki yükümlülükten uzak tutmaya çalışacağı. Realpolitik söylemi gücü ön plana ittiği sürece, hukuku geriye iter ya da
güce hizmet ettiği oranda hukuku yüceltir. Veya ABD'nin değişik biçimlerde ortaya koyduğu gibi daha da pervasızlaşıp, kendinden menkul olan
her şeyin 'hukuk' olduğunu iddia eder.
Bu nahoş olayın, devletler arasındaki ilişkiler bağlamında bir berraklığa kavuşturulması çok önemli. Ama bizim açımızdan daha da önemlisi, bu berraklığın Türkiye'de yaşayan bizim için de görünür kılınması. Sonuçta, dış ilişkilerin kurulması ve yürütülme tarzı, o ülkedeki siyasi rejimin bir izdüşümüdür. Bu olay ve sonrasındaki gelişmelere ilişkin hükümet tavrı, aynı zamanda siyasi rejimimizin tanımlanması anlamına da gelecektir.