Tanıdık mı, tanımadık mı?

17 Aralık zirvesinden beri, inişli çıkışlı bir tartışmanın konusu olan Gümrük Birliği Ek Protokolü sonunda imzalandı. Ve tabii yeni bir tartışma da başladı.

17 Aralık zirvesinden beri, inişli çıkışlı bir tartışmanın konusu olan Gümrük Birliği Ek Protokolü sonunda imzalandı. Ve tabii yeni bir tartışma da başladı. Bu tartışmanın, gerek Türkiye'deki gerek Türkiye dışındaki (özellikle Kıbrıs'ın Rum yönetimi) seyrine bakılacak olursa, hukuki ve siyasi konuların birbirine karıştırıldığı açıkça görülür.
Basında da yer aldığı gibi, Türkiye, bu protokolü, buna ek bir
'deklarasyon'da ilan ettiği hususlara uyulacağı kaydıyla imzaladı. Ayrıca bunlara işaret eden bir ön yazının da bulunduğu belirtiliyor. Hükümet çevrelerince açıklandığına göre, Türkiye bu metinleri sadece imzalamakla bağlanma niyetinde değil. Hükümet, Anayasa gereğince (Madde 90) TBMM'nin iradesini aldıktan sonra onaylama yoluna gitmeyi tercih ediyor. Bu işlemin gerçekleşme tarihinin 3 Ekim 2005 sonrasına bırakılma olasılığı, bu iç onay mekanizmasının yakın vadeli Türkiye-AB ilişkilerinde siyasi bir kart olarak kullanılacağıyla ilgili gözüküyor.
Bu tartışmanın asıl mecrası, imza işleminin Kıbrıs'ın Rum yönetiminin Türkiye tarafından tanınması sonucunu doğuracak bir işlem olup olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Buna hemen bir cevap vermek mümkün. Bu işlemin, hukuken bir tanıma anlamına geldiğinin iddia edilmesi isabetli bir görüş değildir.
İmza işleminin tanıma anlamına geldiği görüşünde olanların, tanıma uygulaması bağlamında değerlendirilebilecek farklı tutumları birbirine karıştırdığı söylenebilir. Açıklanan görüşlerde, genellikle fiili de facto tanıma ve zımni tanıma tutumları birbirine karışmış görülüyor. De facto tanıma, tanınması söz konusu olan devlet veya hükümetin, belli hususlarda henüz yeterli bir gelişmeyi sağlamadığı konusunda tereddütlere sahip olunduğu gerekçesiyle, ama o tarafla, buna rağmen bir ilişkinin de kurulması gereğine dayanır. Herhalde, protokolün imzası sonrasında, Türkiye'nin hukuki konumunun bu olduğu söylenemez.
Öncelikle, protokole ek olarak ilan edilen deklarasyon metninde, Türkiye'nin Kıbrıs'ın Rum yönetimini tanıma pozisyonunun ne olduğu açıklıkla vurgulanıyor. Ayrıca, 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adının ne anlama geldiğine dikkat çekiliyor ve dolayısıyla 1960'taki hukuki yükümlülük çerçevesi reddedilmiyor. Buna rağmen bir de facto tanımada bulunulduğu iddiası gülünç olur. İkincisi, bu hususlara rağmen, Kıbrıs'ın Rum yönetiminin zımni olarak tanındığının iddia edilmesi de mümkün değildir. Zira deklarasyondaki açık ve yazılı resmi tutum, olası bir zımni tanıma iddiasını ortadan kaldırıcı bir anlama sahiptir.
Hukuken, bundan bir adım daha ileri gidilmesi ve örneğin Türkiye limanları ve/veya havaalanlarının Kıbrıs'ın Rum yönetimine ait gemi ve uçakların girişine açılması halinde bile, bir tanınma sonucunun doğmayacağı söylenebilir. Zira burada söz konusu olabilecek ilişki, sadece gümrük birliği protokolünün teknik esaslarının uygulanmasından ibaret bir ilişkidir. Ve bunun ötesinde bir iradenin (örneğin tanıma)
zımni ifadesi olarak yorumlanması, mevcut deklarasyon metni karşısında, olanaksızdır. Uluslararası hukukta, sadece bazı teknik ilişkilerin kurulması ve yürütülmesi bağlamında, birbirini tanımayan iki devletin veya hükümetin ikili ya da çok taraflı bir andlaşma akdetmelerinin
'zımni' bir tanıma anlamına gelmediğini öğrenmek için, bir uluslararası hukuk ders kitabına bakmak bile yeterlidir.
Peki bu durum, bazı AB üyesi devletlerin temsilcilerinin belirttiği gibi, garip bir durum değil midir? Diğer bir deyişle, AB ilke ve hedefleri, üyeler arasında bu gibi 'çekinceli' bir ilişkiler ortamından ziyade, bir siyasi ortaklık düşüncesinin ürünü değil midir? Elbette öyle. Fakat Kıbrıs
uyuşmazlığı olarak adlandırılan sorunun giderilmesi için öngörülen çözüm mekanizması, AB'nin yetkileri içinde olan bir konu da değildir. Bu konuda, mevcut uluslararası hukuk düzeni bağlamında BM bünyesinde bir çözüme varılması gereği herhalde tartışmalı olmasa gerek.
Tartışmalı olan husus, hukuken böyle bir gerçeğin varlığına rağmen, 'Kıbrıs'ın AB üyeliğinin gerçekleşebilmiş olmasıdır. Bu durumda Türkiye'nin deklarasyon metni, genel uluslararası hukuka atıfta bulunduğu için hukuki bir değer taşımaktadır. AB, genel uluslararası hukuk yükümlülüklerinden bağımsız bir oluşum sayılmayacağına göre, mevcut durum bu bağlamda değerlendirilmelidir.