Tanımlı ve denkleştirici bir ilişki

Türkiye'nin, AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması için öngörülen tarih yaklaşırken, öncelikle Müzakere Çerçeve Belgesi etrafında, yoğun bir çekişme de iyiden iyiye görünür olmaya başladı.

Türkiye'nin, AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması için öngörülen tarih yaklaşırken, öncelikle Müzakere Çerçeve Belgesi etrafında, yoğun bir çekişme de iyiden iyiye görünür olmaya başladı.
Bu konuya ilişkin basına yansıyan tartışmaları ve diplomatik manevraları gördükçe, AB ile olan ilişkilerin asıl öncelikleri kendini daha da belli etmeye başlıyor. Serinkanlı bir yaklaşımla bakıldığında, Kıbrıs sorunu, 'imtiyazlı ortaklık', 'sonu kestirilemeyecek müzakereler' gibi başlıklar altında, bu konuların hangi optikten görülmeye çalışıldığı bile, başlı başına çözümü düşünülmeye değer bir sorun halini alabiliyor.
Kıbrıs sorunu üzerinde, tanıma ve tanımama ekseninde ortaya çıkmış görünen sorunun, aslında 'Kıbrıs uyuşmazlığı' olarak tanımlanan ve BM organları aracılığıyla çözümlenmeye çalışılan bir uyuşmazlıktan kaynaklandığı, sanırım Türkiye ve AB taraflarınca reddedilmiyor. AB cephesinde, buna ilişkin birçok resmi beyan bulmak da mümkün.
O halde, uluslararası hukuk ölçütlerine göre de bir 'uyuşmazlık' olarak tanımlanan ve BM'nin çözümde yetkili kabul edildiği bu durumu daha da güçleştirmenin anlamı ne? Mademki, yetkili uluslararası örgüt olan BM nezdinde, bu uyuşmazlığın çözümü henüz kesin bir sonuca varmamış, o halde bu gerçek, bu uyuşmazlığın tarafları (ya da bunların bir kısmı) arasındaki ilişkiler bakımından dikkate alınabilecek hukuki bir veri olarak kabul edilebilir. Ve tanıma sorunu da bu bağlamda bir anlam içinde sınırlandırılarak tanımlanabilir.
Bu, Ankara ve Nicosia'nın, birbirlerini birer devlet olarak esastan reddetmeleri, tanımamaları anlayışı yerine, mevcut sorunun, bu uyuşmazlığın çözümüne bağlı olarak ertelenmek zorunda kalındığı bir yetki uyuşmazlığı biçiminde tanımlanması anlamına gelir. Bunu, kısaca Kıbrıs adasında, hukuki ve siyasi yetkilerin kullanılmasıyla ilgili bir uyuşmazlık olarak nitelemek de mümkündür.
Böyle bir yaklaşımla, henüz bir çözüme varılmasa bile, Türkiye'nin, deniz ve havalimanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti bayraklı gemilere açması halinde dahi, Türkiye kendi tezinden geri dönmüş olmayacaktır.
Ancak, bu hukuki yorumun uygulamada da işlerlik kazanabilmesi için, herhalde, uluslararası düzen içinde öngörülen çözüm önerilerine uygun bir tutumu kuvvetle desteklemiş bir tarafın, yani Türkiye'nin, bu konumu da dikkate alınmak durumundadır. Bundan kasıt, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB'ye tam üye olmasıyla Kıbrıs uyuşmazlığı bağlamında konumunu güçlendirme sonucu yaratan bir duruma paralel olarak, Türkiye'nin de denkleştirici bir konumda tutulması olabilir. Bu, lehe bir özel muamelenin yapılması anlamına da gelmez. Sadece, AB'nin, bu uyuşmazlığın dışında kaldığını açıklıkla ortaya koyduğunu ifade eden bir politikayı görünür kılmasıdır.
Bütün bu analizin geri planında, dikkate alınması şart olan bazı ilkeler daha var: İlişkilerin iyi niyet esasına uygun olarak, makul ve önceden görülebilir bir eksende yürütülmesi için gayret göstermek. Bunların, sadece iyimser bir gelecek analizi olarak görülmesi, fakat AB'nin de dahil olduğu düzenin ilişkileri bakımından taşıdığı hayati önemin göz ardı edilmesi, AB'nin kendi varlığının reddi anlamına gelir.
Bunun dışında, imtiyazlı ortaklık gibi, sonsuz (ve belki de sonuçsuz) müzakereler gibi, hatta Brüksel duvarlarına yazılan 'Euroturkistan' sloganlarıyla bezeli bir anlayış, örtülü ya da açık bir ayrımcılığın izlerini taşıyor. Ve Avrupa için de Türkiye için de, hem bununla mücadele hedefi hem de bu mücadelenin biçimi, sanırım bir tartışmayı gerektirmiyor.
Avrupa'nın ve Türkiye'nin, aralarındaki ilişkileri ve sorunları, tanımlanabilir, daraltılmış bir eksende ve iki taraflı ilişkilere saygılı, denkleştirici bir yaklaşımla değerlendirmek ve geliştirmek, hiç de olanaksız değil.