Tarih, hukuk ve insan

İsviçre'de, Winterthur kentinde, geçen yıl düzenlenen bir konferansta, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun yaptığı konuşma nedeniyle bir soruşturma başlatılması vakası, farklı hukuki konulara ilişkin bir tartışma yarattı.

İsviçre'de, Winterthur kentinde, geçen yıl düzenlenen bir konferansta, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun yaptığı konuşma nedeniyle bir soruşturma başlatılması vakası, farklı hukuki konulara ilişkin bir tartışma yarattı. Bu tartışmada, Türkiye ve İsviçre arasındaki ilişkiler, Prof. Halaçoğlu'nun bireysel hakları ve tabii, bu hukuki araçların geri planında bulunan, 1915 Ermeni olayları, kısaca tarih de var.
Ancak, bu vaka hukuki bir zeminde geliştiği için, bu konuda bir değerlendirmenin başlangıç çizgisi de buradan hareketle ileriye götürülebilir.
İki gün önce, bu sütunda yayımlanan yazımın sonunda bir ayrıma vurgu yapmıştım. Bu, politika ve insan hakları bağlamında yapılan bir ayrımdı. Ve 'insan hakları politikası' ile 'insan haklarına yönelik bir politika' arasındaki farklılıkta anlam kazanıyordu. Devletler arasındaki ilişkilerde, 'insan hakları' kavramı bir ilke olarak yer tutabilir. Fakat genellikle bu ilişkilerin kurulması ya da sürdürülmesi konusunda yegâne ilkenin bu olduğunu iddia etmek naifliktir. Devlet faaliyetleri, farklı güç ve çıkar ilişkilerinin bir bileşkesi olarak doğar ve yürütülür. Dolayısıyla bu çerçevede, olsa olsa, bir 'insan hakları politikası'ndan söz edilebilir.
İsviçre'de ortaya çıkan durum da, aslında budur. Meşruiyetini belli devlet işlemlerine dayandırarak açıklamaya çalışır. Kısaca, gerçeği, yürürlükteki hukukun merceğinden tanımlamaya çalışır, bunun önü ve arkasıyla ilgilenmez.
Elbette, İsviçre'deki bu adli girişimin anlamı ve sonuçları, devletler arasındaki ilişkiler bağlamında ve o ilişkilere hÉkim araçlarla tartışılabilir. Prof. Halaçoğlu da, kendi açısından, bunun, bireysel ifade ve bilimsel araştırma özgürlüğü bağlamında bir faaliyete müdahale niteliği taşıdığı gerekçesiyle, önce İsviçre makamları, ardından Avrupa uluslararası hak koruma mekanizmaları önünde (örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) başvurularda bulunabilir.
Ancak, bu çerçeve içinde ortaya konulacak tüm çabalar, son tahlilde, devletler arasındaki bir çekişmenin sınırları içinde kalacaktır. Ve yapılacak işlemler, yürürlükteki hukukun sınırları ve hukuk usulü tartışmasından ibaret kalacaktır. Bunu söylerken, elbette hukuku küçümsemiyorum. Ama hukuktan, nasıl bir 'politika ve insan hakları' bağlamında yararlanılmaya çalışıldığının da net bir biçimde ortaya konulması gerekir. İnsan merkezli bir hukuki söylemi ön plana çıkarmak, görünür kılmak, öyle sanıyorum ki, bu tutumun esasını oluşturuyor.
Ve böyle bir tutumu ortaya koymanın yegâne yolu da, sadece yürürlükte bulunan hukukla sınırlı olamaz. Hatta, yerleşik hukuk kuralları dışında bir yaklaşımı etkili kılma basiretini gerektirir.
Hayat, öyle bazı vakalarla karşı karşıya kalmamızı sonuçlar ki, bunlar karşısında, hesabının tutulması, fatura çıkarılması, bunun ödettirilmesi, ödemenin takibi, ödemeyeni cezalandırma gibi, konvansiyonel bir hukuk mantığıyla hareket edilmesi zayıf ve yetersiz kalır. Bu hareketinizle, aslında ne sizin ne de karşınızda bulunan tarafın hissiyatını tam olarak karşıladığınızı düşünürsünüz.
Bu nedenledir ki, son çeyrek yüzyılda, Batı'daki iyi hukuk eğitimi veren kurumlarda, klasik bir hukuk eğitiminin yanı sıra, müzakere, uzlaşma, uyuşmazlık çözümü, ikna, vb. gibi, insanlar arasındaki iletişimin de hukuk içindeki anlamı ve işlevini ön plana iten bir eğitim anlayışı yer etmeye başladı. Bu anlayışın ürünü bazı yöntemlerin kullanılmasıyla, büyük darbelere maruz kalmış bazı toplumlarda, bu sorunları aşmada olmasa bile, en azından bunlarla yüzleşmede etkili olabilecek yollar bulunulabileceği görüldü.
İsviçre'nin ya da başka birtakım ülkelerin parlamentolarında kabul edilen kanunlar, böyle bir anlayışın ürünü değil elbette. Hatta bunlar, belki Anadolu'nun 20. yüzyıl başlarındaki bir tarih kesitiyle bile ilgili olmaktan çok, o toplumlarının kendi geçmişlerinin yükünü taşıyan kanunlar. Peki, Türkiye olarak, insanı görmekten uzak, bu dar yasacı mercekten dünyaya bakılmasından çok rahatsız oluyorsak, bunun aksi, insanı daha görünür kılan bir bakışı etkili kılmamız gerekmez mi?