Tartışmanın değişen özü

Eskilerde, diplomasi ilişkileri sadece devletlerin dış ilişkilerinden sorumlu bakanlıklar aracılığıyla sürdürülen bir devletlerarası ilişkiyi ifade ediyordu.

Eskilerde, diplomasi ilişkileri sadece devletlerin dış ilişkilerinden sorumlu bakanlıklar aracılığıyla sürdürülen bir devletlerarası ilişkiyi ifade ediyordu. Devletlerarası ilişkilerin hangi zeminde seyrettiğine ilişkin eski kitaplar, tablolar, gravürler, vb. kaynaklarda bu ilişkinin nasıl bir görünüm arz ettiği somut bir biçimde gözler önüne serilir.
Bugün de, bu tarz bir ilişki, elbette devletlerarası ilişkilerin asıl mecraını oluşturuyor. Ama, bu ilişkinin yegâne kanalı da bundan ibaret değil. İkincil diplomasi diye adlandırılan bir ilişki kanalı, devletler arasındaki resmi ilişkiler üzerinde de etkileri olan, fakat asıl farklı toplumlar arasında, önemli bir ilişki ve iletişimi ifade ediyor.
Bu kanaldan kurulan ilişkilerin devletlerin politikalarına paralel bir doğrultuda yürütülmesi mümkün olabileceği gibi, bunun dışında hatta o politikaları tamamen karşısına alan bir niteliğe sahip olması da mümkün. 1990'ların başlarından beri 'sınırlar ötesi sivil toplum' diye adlandırılan olgu bu gerçeğin ifadesidir.
Doğrultusu ne yönde olursa olsun, ne sadece sivil toplumun ne de devletler arasındaki süregelen ilişkilerin tek başına belirleyici olması mümkün.
Bu nedenle bütüncül bir bakış ve buna bağlı bir değerlendirme
becerisine sahip olmanın önemi gitgide artıyor. Her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de, bunun farkında olan ve olmayan kurumlar ve toplumsal çevreler bulmak mümkün. Bu, elbette şaşılası bir durum değil. Ancak,
bu gerçeğin farkında olmakla olmamak arasındaki uçurumun gitgide açıldığı da bir başka gerçek.
Özellikle 1990'larda, genişlemeye başlayan bu uçurumun farkında olmamanın faturası çok ağır ödendi ve hâlâ da ödeniyor. O tarihlerde, demokrasinin temelleri ve bireyin bu bağlamdaki konumuna ilişkin hukukun etki alanıyla ilgili anlayış ve uygulama bu faturanın ağır bir biçimde ödenmesine yol açtı.
Doğrusu, bundan epey dersler çıkarıldığını görmek mümkün.
Ancak bunu görmek ve daha da geliştirmeye çalışmak için öfkeli bir tartışma üslubundan medet ummak da çok anlamlı görünmüyor. Artık habercilik olarak da geride kalan bir anlayışla, 1970'lerin TRT televizyonunun haber bültenlerinde, neredeyse seçimlerdeki oy pusulasında yer alan tüm parti temsilcilerinin bu minvalde beyanlarını arka
arkaya sıralayan özel bölümler olduğunu hatırlıyorum.
Bugün, her konuda olduğu gibi, hukuka ilişkin siyasi bir tartışmada da, o konudaki bütüncül bir siyasi programın niteliği ve bunun, demokratik
bir düzen içindeki uygulanma tarzı daha fazla önemsenmeli.
Böyle bir yaklaşımda, değerlendirmede göz önünde tutulması gereken ve bu alanın temel aktörlerini kapsayan çerçeveyi gözden uzak tutmak mümkün değil. Bu, hukuk eğitiminden başlayıp yargısal faaliyetin asli unsurlarının sunduğu hizmetin niteliği ve demokratik bir toplumda olması gereken sonuçlarına kadar, çok geniş bir alanı kuşatacaktır. Japonya'da, hukuk eğitimi ve uygulamasına yönelik böyle bütüncül bir yaklaşımın başarılı örneklerinden biri geçen yıl uygulanmaya başlandı.
Birtakım bilgi ve görgü ziyaretlerinin dışında, Türkiye hukuk eğitimi ve uygulamasının asli unsurlarının ve başlıca aktörlerinin, Türkiye'nin bilinen siyasi gerilim hatları üzerinde yürümek yerine, öncelikle dünya uygulamasını görmeyi, böylece Türkiye'nin bu konudaki uluslararası konumunu teşhis etmeyi ve o siyasi tartışmayı, böyle bir gerçeğin ışığında değerlendirmeye soyunması daha yararlı olmaz mı? Yoksa, sadece
iktidar ve muhalefet konumlarının ülkemizdeki kronik davranış biçimini tekrar tekrar seyretmeye zorlanmak, herhalde bir amaç olmamalı.