Terör ve politika

Britanya hükümeti, Londra'da, 7 ve 21 Temmuz tarihli terör eylemlerinin ardından, terörle mücadele için 'hukuku' da değiştirmeye başladı.

Britanya hükümeti, Londra'da, 7 ve 21 Temmuz tarihli terör eylemlerinin ardından, terörle mücadele için 'hukuku' da değiştirmeye başladı. Buna göre, demokratik bir ülkede, yasal olarak sanığın sahip olması gereken hakların daraltılması, hatta bazı vakalarda, tamamen ortadan kaldırılması gibi uygulamalarla karşılaşılması mümkün olabilecek gibi görünüyor.
Hukuk kuralları, elbette sadece olağan dönemlerdeki ilişkileri düzenlemekle sınırlı düşünülemez. Bunun dışında, 'olağanüstülük' niteliği bulunan durumlar da, aslında hukuk içinde düzenlemeyi gerektirir. Böylece, genel hukuk kuralları, bu gibi 'yeni' durumlara yönelik olarak da uygulanabilir. Bilgili ve deneyimli bir hukuk uygulamacısının, hukuk kurallarından bu amaçla yararlanabilmesi mümkündür.
Ancak, birçok ülkede, tam da bunun aksi bir uygulamayı görmek de mümkün.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD buna bir örnekse, temmuz saldırılarının ardından, Britanya'daki durum da şimdi bu yönde gelişmekte. Ve tabii her hükümet, başlangıçta, kendi siyasi meşrebine göre bir hareket hattında ilerleyebileceği sanısıyla böyle bir hazırlığa girişiyor. Bu, belki başlangıç olarak, hâkim olunabilir bir gelecek vaadi gibi görülebilirse de, insanlar arasındaki her ilişkide olduğu gibi, aslında bu konuda da öngörülemeyen birçok gelişmeyle karşılaşılabiliyor. Ve başlangıçtaki o doğrultu, daraltıcı, sınırlayıcı, engelleyici, ezici, vb. şekillerde belirlenmişse, bunun devamının da aynı yönde gelişmesi kaçınılmaz oluyor.
Bu açıklamaların özü, hükümetlerce, gücün daha belirgin bir biçimde, etkili sonuçları kısa zamanda görülebilecek bir tarzda kullanılmasından başka bir şey değildir. Bunu, sadece bu soyut ifadeyle sınırlı olarak düşününce, belki pek de yadırganacak bir sonucun olmadığı, hatta asıl buna dikkat çekmenin garip bir yaklaşım olduğu bile düşünülebilir. Zira, bir hükümetin, elbette değişen durumlara karşı esnek ve onlarla uyumlu olabilecek politikalar uygulayabilmesi gerekir.
Fakat sorun, bu gelişmelerle uyumlu bir politikanın ferahlatıcı bir ortamda icrasından ibaret değildir. Hele, iktidarın dönemsel olarak değiştirilebilme olanaklarına sahip bir düzen içinde, belki garipsenebilir ama bu 'olağanüstü' durumların önlenmesi ya da ortadan kaldırılmasına yönelik o tedbirler, iktidarın gitgide boyunduruğuna girmek zorunda kaldığı, ezici bir mekanizma halini de alabiliyor. Bunun yegâne
nedeniyse, yine insan. Başarı tutkusu, yenme güdüsü, kazanma hırsıyla bütünleşmiş bir insan profilinin bu tabloyu kolaylıkla beslediğini söylemek mümkün. Yakın örnekleriyle Türkiye'de de karşılaşmıştık.
Bugünlerde, bu tutumun en belirgin örneklerinden biri, Britanya'da gerçekleştirilmek üzere hazırlık yapılıyor. Buna göre, bombalı saldırı eylemlerini veya ülke dışındaki Britanya askeri birliklerine ölümcül saldırılarda bulunulmasını savunan kişiler 'vatan haini' olarak sorumlu tutulmaya çalışılacakmış. Aslında, bu gibi eylemleri destekleyici veya özendirici görüşlerin savunulması, olağan bir hukuk düzeni içinde de ifade özgürlüğünün kapsamında görülmeyebilir. Uluslararası insan hakları standartları, böyle bir yorum ve uygulamaya olanak verir.
O halde, bu durumun, bu ölçüde lanetle nitelenerek vurgulanmasındaki saiki nasıl anlamalıyız? Vatan hainliği gibi, kişinin, içinde yaşadığı ülkeyle bağını, en azından manevi olarak ve tabii belli bir hukuki sorumluluk sonucuyla birlikte koparmayı ve adeta bir tür lanetlenme anlamına gelen bir statü, gerçekten o olağanüstü gelişmeyi engelliyici bir etkiye sahip olabilir mi? Bunu, belki ilk bakışta söylemek hiç kolay olmasa da, bu söylemin, öncelikle hegemonik bir politika vurgusunu belirginleştirdiğini görmek mümkün. Bu alelacele kararlaştırılmış, kısa vadeli çıkar beklentilerinin, daha sonraları hangi belaları besleyeceği, o ilk hazzın baş döndürmesiyle pek de umursanmayabilir. Britanya'nın, 1970'ler ve 1980'lerde, Türkiye'ninse 1990'larda, bu konulara ilişkin geniş deneyim sahibi olduğunu biliyoruz.
O halde, sorunu nasıl tanımlayıp karşılamak durumundayız? Bunun cevabı da aslında meçhul değil. Ve hukuki bir dille söylemek gerekirse, her eylemin görece ağırlığını kavramaya yönelik ve sorumluluğu da bu bunun ışığında tanımlamaya çalışan ölçülülük ilkesine saygılı bir tutum. Ama bu, sadece bir hukuk sorunu olarak da görülemez, değil mi?