Teröre karşı olmanın dili

Önceki gün Ankara'da meydana gelen patlama, başka bir nedene bağlanması mümkün görünmediğine göre ve bu patlamada kullanılan A4 adlı patlayıcı maddenin...

Önceki gün Ankara'da meydana gelen patlama, başka bir nedene bağlanması mümkün görünmediğine göre ve bu patlamada kullanılan A4 adlı patlayıcı maddenin, bunun gibi başka eylemlerde de kullanıldığını dikkate alırsak, tipik bir terör eylemi olduğu söylenebilir.
Tüm dünya olduğu gibi, Türkiye de bu tür eylemlerle yeni karşılaşmıyor. Ama terör yönteminin sarsıcı etkisi, bu dile aşina olmamıza kuşkusuz engel oluyor. Terör gibi ölçüsüz bir şiddetin gerisindeki siyasi görüş veya başka herhangi bir neden, demokrasilerde böyle bir yöntemin meşru sayılması için yeterli kabul edilmez, reddedilir. Hatta, bir sömürge altındaki halkın veya yabancı işgaline maruz kalmış bir ülkenin yurttaşlarının bile, uluslararası bir insan hakları standardı olan, kendi geleceğini özgürce tayin etme hakkının kullanılması bağlamında kuvvete başvurması hukuken kabul edilse bile, bunun terör yöntemiyle ortaya konulması meşru sayılmaz, sorumluları cezalandırılır.
İnsanın, elbette bu şiddet karşısında duygusal olarak tepkisiz kalması mümkün değil. Fakat bir demokraside terörün vuracağı asıl darbe, o rejimin demokrasi olma vasfı, bunu sağlayan kurum ve ilişki biçimleri üzerinde oluyor. Bu nedenle, 'terörle mücadele kanunları' uygulaması tüm dünyada, bu belaya karşı mücadelenin başka musibetlere yol açmasını da kolaylaştırabilen bir araç olma riskine her zaman sahiptir. Bu yüzdendir ki, bir terör eylemi karşısında, buna karşı olmanın ortak, sağlam ve dik bir duruşu ortaya koyması, hukuki ve siyasi düzenin öngördüğü kurumsal ve kavramsal çerçevenin dışına çıkma eğilimlerinden uzak durmayı da başarması gerekir.
Daha önce, Britanya, İrlanda ve İspanya toplumları, bu sorunun değişik örnekleriyle karşı karşıya kaldı.
Bu, elbette Türkiye için de geçerli bir durum. Ancak bugünün Türkiye'si bakımından dikkate değer başka bir gerçek daha var: Yaklaşan genel seçimler. Böyle bir siyasi ortam, yukarıda belirttiğim o kaçınılması gereken tavrı besleyecek araçları da güçlendirebilir. Ve siyasi partiler, böyle siyasi gerilimi yüksek bir ortamda, böyle bir yakın tehlike karşısında ilkesel bir tutumu savunmanın, güç yerine zafiyet olduğu yanılgısına da kapılabilirler. Sanırım, bugün, Türkiye bakımından ayrıca böyle bir riski de önlemeye çalışmak tüm siyasi partilerin ortak sorumluluğu olmalı.
Ertuğrul Özkök, dünkü yazısında, 'Devlet oraya gitmeli mi?' başlığı altında, Başbakan, ana muhalefet partisinin başkanı ve Genelkurmay Başkanı ile bazı başka yüksek rütbeli subayların olay yerini ziyaret etmelerini uygun bulmadığını belirtiyordu. Özkök'ün bu görüşü, bir terör eylemi karşısında çok olağanüstü bir tepki vermenin de o eylemin amaçlarına paralel bir tutum olacağı endişesinden kaynaklanmış görünüyor.
Buna, doğrusu kısmen katılıyorum. Başbakan'ın ülkeyi yönetme mevkiinde bir kişi olarak, üstelik ülkenin kalbi sayılan başkentin merkezinde meydana gelen böyle bir olaya mesafeli kalması beklenemezdi. Ana muhalefet partisinin (ve diğer partilerin) yüksek düzeyde ilgisiyse, elbette yadırganmamalı. Ancak yukarıda temas ettiğim, o seçim ortamının gerekleri çerçevesinde özenle ifade edilecek bir tepki niteliğinde olmalı.
Özkök'ün, o yazısında savunduğu görüşünün katıldığım tarafı, silahlı kuvvetler adına bu ölçüde üst düzeyde bir vaka yeri ziyaretinin uygun olup olmadığıyla ilgili. Güvenlik kuvvetleri, elbette yasal çerçeve içinde, kamu düzeninin sağlanmasına yönelik görevlerini yerine getirmek durumundadır. Bu, gerektiğinde bu tür eylemlerle mücadele etmek biçiminde de gelişebilir. Ama bu kurum adına ortaya konulan tavrın ve bunun dilinin, görevin gereği bir işlevsellikle sınırlı ve bunun dışında kalabilecek başka algıları kolaylaştırmaya elverişli bir tavra karşı, kesin ve kalın hatlı bir çizgiyle ayrılması gerekir.
Aslında, böyle bir beklentinin gerisindeki neden de, zaten terörle mücadele etmenin o sağlam fakat kararlı dilinin görünüm biçimlerinden başka bir şey değildir.