Terörün adı

İstanbul'daki terör saldırılarının ardından başlayan terörün nitelenmesi tartışması, yapılan son beyanlarla, en azından siyasi dil bakımından belli bir mutabakat noktasına varmış gibi görünüyor.

İstanbul'daki terör saldırılarının ardından başlayan terörün nitelenmesi tartışması, yapılan son beyanlarla, en azından siyasi dil bakımından belli bir mutabakat noktasına varmış gibi görünüyor.
Aslında, terör veya diğer şiddet yöntemlerini birer ifade aracı olarak kullanma çabası, hiç de yeni değil. Çok eskiye gitmeye gerek yok, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde bunun birçok örneğini bulmak mümkün. Ancak bu çabalara karşı gelişen hukuk, böyle bir eyleme başvuran kişileri buna yönelten nedenler ne olursa olsun, bunların nasıl ortaya konulduğu ya da ifade edildiği sorusunu ön planda tutmuştur. Bu nedenledir ki, bugün terörizme karşı mücadelenin önemli araçları olarak kabul edilen hukuki düzenlemelerde, bu tür eylemlerin hangi siyasi, dini, etnik, toplumsal, ekonomik vb. gerekçeyle yapılmış olursa olsun, ortaya çıkan sonuç dikkate alınır. Özellikle 1960'lı yıllarla başlayarak kapsamı genişleyen bu konuya ilişkin uluslararası hukuk standartları da bunu öngörür.
Tabii, Türkiye de, siyasi tercihleri bakımından bu anlayışı savunan bir ülke. Kendi ülkemizin bu konuya ilişkin hukuki (ve tabii siyasi) gelişimini gösteren ilginç örnekler bulmak mümkündür. Örneğin 1940'ların sonlarında, bir sosyalist halk cumhuriyetinden Türkiye'ye kaçmak isteyen o ülke vatandaşlarının uçak personelinin bir kısmını öldürüp diğerlerini, öldürmeye tam teşebbüs derecesinde yaralaması, o zamanın Türkiye yargısında, siyasi bir suç bağlamında değerlendirilmişti. Daha sonraki yıllarda, bu gibi vakaların bir siyasi suç tanımı kapsamında ya da siyasi suça bağlı bir suç olarak tanımlanması tartışma dışıdır. Bu, uluslararası hukuktaki gelişmeye tamamen paralel bir çizgide gerçekleşmiştir.
Durum bugün de farklı değil. Örneğin 1998 yılında kabul edilen ve Türkiye'nin de 2002 yılından beri taraf olduğu, terörist bombalamaların ortadan kaldırılması konusuna ilişkin uluslararası sözleşme de açıkça bunu öngörür. Dolayısıyla terör aracına başvuran kişi, bunu bir siyasi
fikrin veya dini inancın ifade edilmesi amacıyla yapmış olsa bile, sonuç elbette değişmeyecektir.
Bu durum, adına şiddete başvurulan siyasi düşünce veya inanç âlemini o şiddetle tanımlama ve tanıtma anlamına gelmese de, o kişilerin, kendi bakımlarından böyle bir neden-sonuç ilişkisini kurdukları söylenebilir. Bu da, en azından, kişisel bir gerçeğin saptanması anlamına gelir.
Dünyada terörizme karşı mücadelenin başlıca aktörleri devletlerdir. Bu konuya ilişkin olarak kabul edilen birçok uluslararası andlaşmanın etkili bir biçimde yürütülmesi de devletlerin omuzlarında bir sorumluluk. Bu konuda, devleti temsil etmeyen kişilerin, grupların ve örgütlerin de hukuki bir sorumluluğu olmakla birlikte, devletin hukuk düşüncesini, meşru ve etkili bir biçimde sahiplenip uygulamasının, kendi varlığıyla da ilgili bir anlamı var.
Oysa, son iki yılda, yeniden alevlenen, uluslararası terörizme karşı uluslararasında etkili bir işbirliği ve mücadeleyi gerçekleştirmenin sonuçları gayet cılız. Ve bunun başlıca sorumluluğu da, gene devletlerin üzerinde görünüyor. Zira, Birleşmiş Milletler'deki bu konuya ilişkin uluslararası bir antlaşma hazırlama çabalarının karşısına dikilen söylem, kendi geleceğini belirleme hakkının 'terör' bağlamında düşünülmemesi gerektiğidir. Oysa, bu hakkın icrasının meşruiyet çerçevesinde olması gereği, 1993 yılında toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda kabul edilen bildirgeyle uluslararası bir mutabakatın açıkça ifadesi halini de almıştı.
Terörizmle etkili bir mücadele bağlamında Suriye'nin Türkiye ile son günlerdeki işbirliği elbette önemlidir.
Ancak, böyle bir işbirliğinin, devletler arasındaki stratejik dengelere bağlı kaygı nedenlerinden uzakta inşa ediliyor olmaya başlaması halinde, terörizme karşı mücadele asıl başarısını kazanır. Ve belki o zaman, örneğin terörist bombalamalara karşı sözleşmenin tarafı olan Ortadoğu'daki
ülkelerin sayısının bir elin parmaklarının sayısını neden geçmediğini sormaktan ve bu duruma her tür komployu yamamaktan kurtulabiliriz.