Türkiye, 2005'in yükünden kurtulmalı

2005 yılının sonuna yaklaşıyoruz. İnsan, yeni bir yılı karşılarken, kişisel olarak veya genel anlamda, bir an için de olsa...

2005 yılının sonuna yaklaşıyoruz. İnsan, yeni bir yılı karşılarken, kişisel olarak veya genel anlamda, bir an için de olsa, adeta yeni bir sayfanın açılacağı gibi bir düşünceye kapılıyor. Tüm yeni yıl dileklerinde de bunu görmek mümkün. Ama öte yandan, biten o yılı düşünmemek de elde değil.
Türkiye'de, birkaç yıldır, 40 yılı aşkın bir süredir içinde olduğumuz, Avrupa Birliği'ne üyelik için belli iyileştirme çabaları gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Hukuk düzenimiz, bu yönde epey değişikliklere uğradı. Gözden geçirilmesi gereken daha pek çok şey olmakla birlikte, bu yapılan değişikliklerin ortak paydası, genel hatlarıyla Türkiye'nin daha demokratik, daha eşitlikçi, daha açık, daha uzlaşmacı, daha barışçı bir ülke olmasına yönelikti diye düşünmek mümkün.
2005 yılında, belki bu doğrultuda kökten bir değişiklik olduğu söylenemezse de, bu süreçte karşılaşılan bazı krizler ya da tamamen bu doğrultuya ters nitelikteki güç merkezlerine karşı duruşun direnci konularında, göz ardı edilmesi mümkün olamayacak vakalarla karşılaştık.
Belki bunu da çok şaşırtıcı bulmamak gerekiyor. Çünkü, bu değişikliklerin biçimsel bakımdan gerçekleştirilmesine paralel olarak, asıl zihniyet temelinde bir değişikliği gerektiriyor olması, bu sorunun da ağırlık merkezini belirliyor.
Başlı başına birtakım yasalarda yapılan değişikliklerin bu sonucu kendiliğinden doğurması beklenemez. Ama buna karşı şu soruyu sormak da, herhalde hepimizin hakkı olmalı: Yasaların yukarıda belirttiğim doğrultuda değiştirildiği ve değiştirilmekte olduğunun beyan edilmesi, bir siyasi tercihin de sonucu değil miydi?
Diğer bir soru: Sadece bu yasaların uygulanmasında değil, ama sosyal veya siyasi, tüm ilişkilerimizin seyrinde de, en azından bu değişiklik bilincinin izlerini görmemiz gerekmez miydi?
2005, bu tür soruların, genellikle zaman faktörüne bağlı cevaplarla karşılanmaya çalışıldığı bir yıl oldu. Biraz daha beklememiz, zaman içinde bu pürüzlerin de ortadan kalkacağı, sistemin mantığına saygılı olmak gerektiği sürekli tekrar edildi.
Büyük değişikliklere girişildiği dönemlerde, birtakım bireysel ilişkilerin bunun dışında kaldığı, etkilenmediği vakalarla karşılaşmak mümkündür. Ve belli bir geçiş dönemi boyunca bunları anlayışla karşılamak da mümkün olabilir. Ama bu örneklerin sistemin genel işleyişine hâkim olma karakteri göstermesini anlayışla karşılamak söz konusu dahi olamaz.
Bu yıl boyunca, kamuoyunu ilgilendiren başlıca tartışma konularında, siyasi veya sosyal bakımdan, gücü belirleyici kılmaya yönelen taraflar karşısında, sistemin pek etkili olamadığını gördük. Bu, çok temel bir göstergeydi. Çünkü, ilişkilerin kurulmasında ve yürütülmesinde, hangi anlamda olursa olsun, hele fiziksel sonuçları da olabilecek bir güce yönelme yatkınlığını, demokratik bir toplum tasarımıyla bağdaştırmak mümkün değildir.
Demokratik toplumda, çoğulculuk anlayışının ve kendini, güce başvurmaksızın ifade etmek isteyen kişi ve grupların, o hukuk düzeni içinde bu konumlarının güçlendirilmesi esastır. Bu yapılamadığında, ortaya çıkan sorunun karakterini iyi değerlendirmekte yarar var. Bu sorun, insanlığın, neredeyse 800 yıl kadar önce çerçevesini belirlemeye başladığı ve geliştirdiği bir sorunu ifade eder: Kişinin maddi ve manevi varlığını korumakta, içinde yaşadığı düzenin ne ölçüde bunu sağlayıcı değerler ve kurumlara sahip olduğu sorunu.
Bitmekte olan bu yıl, Türkiye'nin, yeniden unutmaya çalıştığımız bu kategori sorunlar dizisiyle yüzleştiği bir yıl oldu. Bu açık durumu kabul etmemiz bile, gelecek yıla ilişkin iyi dileklerimizin bir başlangıcı sayılabilir.