Türkiye'ye vurma hakkı!

İstanbul'da meydana gelen terör eylemlerinin ardından, 21 Kasım günü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bu konuyla ilgili bir kararı kabul etti (1516 sayılı karar).

İstanbul'da meydana gelen terör eylemlerinin ardından, 21 Kasım günü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bu konuyla ilgili bir kararı kabul etti (1516 sayılı karar). Bu sonucun elde edilmesi, elbette Türkiye diplomasisinin başarı hanesine yazılacak bir gelişmedir. Ancak bu karar sayesinde, Türkiye, bir vurma hakkı mı elde etmiş oldu? Kısaca, bu Konsey kararı, İstanbul'daki terör eylemleri nedeniyle, Türkiye'nin, bir başka ülkeye yönelik askeri müdahalede bulunma hakkının teslimi anlamına mı geliyor?
Konsey'in bu kararında, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından kabul edilen iki Konsey kararından ikincisine, yani 1373 sayılı karara da atıfta bulunuluyor. Bilindiği gibi, bu karar terörizmle uluslararası zeminde mücadele etmenin araçlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin ayrıntılı olarak kaleme alınmış bir metne sahipti. Son kararda, devletlerin 1373 sayılı karardan doğan yükümlülüğüne dikkat çekilmesinin anlamı da bu: Devletlerin, hem kendi ülkelerinde hem de diğer ülkelerle işbirliği halinde, terörizme karşı mali, ticari idari, hukuki ve siyasi alanlarda bir mücadele içinde olmaları yükümlülüğü.
11 Eylül saldırılarının ardından kabul edilen o Konsey kararlarında olduğu gibi, İstanbul saldırılarına ilişkin Konsey kararında da, bu terör eylemlerinin, uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiği vurgulanmakta. Bunun hukuki anlamı, bu tür eylemlerin, açıkça Güvenlik Konseyi'nin yetkisi içinde tanımlanmış olmasıdır. Ancak 11 Eylül sonrasında kabul edilen kararlara oranla, 1516 sayılı kararda bir değişiklik dikkat çekmekte: Uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bu eylemler,
'uluslararası terörizm' olarak değil, sadece terörist eylemler
olarak niteleniyor ve kınanıyor. Dolayısıyla, 'uluslararası' bir niteliğe sahip olmasa da, yarattığı şiddetin etki ve derecesi göz önünde bulundurularak, her terör eylemi uluslararası barış ve güvenliği tehdit edici olarak tanımlanabilir. Bu ayrımın, terörizmle mücadele bakımından önemli olduğu kanısındayım.
Peki, bu tür eylemlere maruz kalan Türkiye'ye, bu karar sayesinde bir askeri harekâtta bulunma hakkı mı tanınmış oluyor?
Her şeyden önce, bu harekâttan kasıt, Türkiye'nin, kendisini bir silahlı saldırı karşısında görüp, meşru müdafaa hakkının kullanılmasına yönelmesiyse, belirtelim ki, bunun için Konsey'in izin vermesine hiç gerek yok. Nitekim, Birleşmiş Milletler'in kurucu andlaşmasında meşru müdafaa hakkına ilişkin maddenin öngördüğü hüküm de bu yöndedir. Ve Konsey'in duruma el koyacağı bir döneme kadar bu hakkın kullanılabileceğinden söz eder.
ABD'nin, 2001 yılında, Konsey'in 11 Eylül'ün hemen ertesi günü kabul ettiği, 1368 sayılı karardaki, bireysel ya da ortak meşru müdafaa hakkının tanındığına ilişkin ifade tarzından hareketle Afganistan'a saldırması, hukuken kabul edilebilecek bir meşru müdafaa örneği değildi. Ama ABD'nin tek taraflılık politikasının belirgin bir örneğiydi.
Zira, Konsey gözetiminde Afganistan'a yönelik bir uluslararası zorlayıcı tedbirler uygulamasına girişilmesi ve bunlar arasında askeri nitelikte tedbirlere de başvurulması için ABD'nin meşru müdafaa konumunda bulunmasına gerek yoktu. Afganistan, 1998 yılından beri Konsey'in değişik kararlarında, uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bir ülke olarak nitelenmekteydi. Hatta, bu kararların bazılarında, Usame bin Ladin'in adı da zikredilerek, bu kişinin bu ülkede bulunduğu ve terörizmi destekleyen faaliyetlerle ilgisi açıkça belirtiliyordu. Zaten, Afganistan'ın Taliban yönetimi, kendi zorba icraatının yanı sıra, bu faaliyetler için ülkesini kullandırması nedeniyle de uluslararası barış ve güvenliğe tehdit oluşturmakla itham ediliyordu.
Bugün, Türkiye'nin maruz kaldığı bu teröre gelince, bu saldırıların gerisinde bir başka devletin rolü olup olmadığı, şayet varsa bunun ne ölçüde belirleyici bir rol olduğu, bu sayede hedeflenen etkinin şiddet ve derecesi gibi konular, Türkiye'nin tepkisinin de sınırlarını oluşturur. Ama bu soruları cevaplamadan önce, terörizmle mücadelede çok büyük önem taşıyan bazı konuları da göz ardı etmemekte yarar var: Mali ve ticari işlemlerde tam bir denetimin yapılabilmiş olması ve idari işlemlerde saydamlığın sağlanması.
Sonuçta, o terör eylemlerinin sorumlusu olarak adı geçen kişiler Türkiye vatandaşı ve bu 'kariyerlerini' geliştirmek uğruna yaptıkları faaliyetler de, aslında birtakım idari, mali ve ticari işlemler zincirinden başka bir şey değil.