Ülke barajı sorunu

Dünkü Radikal'de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarına atfen, seçimlerdeki ülke barajı konusuna yer verilmişti.

Dünkü Radikal'de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarına atfen, seçimlerdeki ülke barajı konusuna yer verilmişti. Bilindiği gibi, Türkiye'de genel seçimlerde, bir siyasi partinin Meclis'te temsil edilebilmesi için ülke genelindeki geçerli oyların en az yüzde 10'u oranında oy alması gerekiyor.
12 Eylül döneminin hukukumuzdaki kalıntılarından olan bu önemli
konuda, daha önce hükümet çevrelerince önerilen kısmi bir değişiklik söz konusu olmuştu.
Bu, Meclis'teki tüm sandalyelerin değil, fakat 100 sandalyenin belirlenmesinde böyle bir sınırlama olmaksızın seçimlerin yapılması şeklindeydi. Başbakan'ın, dünkü basına yansıyan son açıklamasıysa, AB çevrelerine bir cevap niteliğindeydi ve bu baraj konusunun Kopenhag Kriterleri çerçevesinde mütalaa edilmesinin mümkün olamayacağına yönelikti.
Anayasa'nın 67. maddesi, 'Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir' diyor. Anayasa'nın bu hükmü ışığında, herhalde 'temsilde adalet' ilkesinin gerçekleştiğini iddia etmek mümkün olmasa gerek.
Bu eleştirinin, hemen 'yönetimde istikrar' ilkesiyle karşılanacağı kesin. Nitekim dünkü basında yer alan açıklamanın geri planındaki görüş de buydu. Ancak, bu durumda, sadece Anayasa'nın bu hükmü çerçevesinde kalarak varılacak sonuç çok açık değil midir? Sanırım bunun, 'yönetimde istikrar' uğruna 'temsilde adalet'ten feragat edilmesi anlamına geleceği pek tartışma kaldıracak gibi görünmüyor.
Bu durumun neden olduğu sonucu bir başka biçimde ifade etmek de mümkün: Kendi tercihlerine göre bir siyasi partiye oy veren fakat bu baraj uygulaması nedeniyle oy verdikleri partinin Meclis dışında kaldığı seçmenlerin genel oy dağılımındaki oranının yıllara göre seyri. Bu şekilde, Meclis dışında kalan partilere verilen geçerli oyların oranı 1995 seçimlerinde yüzde 14; 1999 seçimlerinde yüzde 19 ve sonuçta, 2002 seçimlerinde yüzde 45'e erişti. Kısaca, geçerli oyların neredeyse yarısını karşılayan bir oranda siyasi iradenin belirleyici olamadığı bir siyasi tablo karşısında bulunuyoruz.
Anayasa hukuku öğretim üyesi ve Anayasa Mahkemesi'nin emekli üyelerinden profesör Fazıl Sağlam bir çalışmasında, bunun, 'demokratik meşruiyet' açısından da değerlendirilmesi gereken bir sorun olduğuna dikkat çekiyor ve bu yasal koşullar devam ettiği sürece demokratik yönetimden söz
etmenin de bir ironiden ibaret olduğunu belirtiyordu. Buna hak vermemek elde değil; zira Avrupa ülkelerinde, Liechtenstein'daki yüzde 7'lik ülke barajı dışında, genel kabul gören bu sınırlama yüzde 3-5 oranındadır. Hatta Hollanda gibi, yüzde 0.67 oranına sahip örnekler de var.
Türkiye'de uygulanan ülke barajı sayesinde, bu nedenle Meclis'te siyasi temsil olanağına sahip olamayan bazı partilere yönelmiş seçmen davranışının aslında başka partilerin lehine siyasi sonuçlar doğurmuş olması gibi bir durum, sadece demokratik bir hukuk düzeni bakımından değil fakat siyasi ahlak açısından da bir muhasebeyi gerektirmez mi?.
Bu sorunun sürüncemede kalması, Birleşmiş Milletler ve Avrupa standartları ışığında, korkarım, Türkiye'de 'temsili bir yönetim'in bulunup bulunmadığı tartışmasına bile yol açabilecek bir niteliğe dönüşebilir.