Var olmanın yollarını düşünmek

Son günlerde, Türkiye'nin batısında meydana gelen bombalı saldırı olayları, ülkenin doğusundaysa mayınlanmış ulaşım yollarında meydana gelen patlamalarla şiddetin tartışılması ve önlenmesi kaygısı yeniden görünür olmaya başladı.

Son günlerde, Türkiye'nin batısında meydana gelen bombalı saldırı olayları, ülkenin doğusundaysa mayınlanmış ulaşım yollarında meydana gelen patlamalarla şiddetin tartışılması ve önlenmesi kaygısı yeniden görünür olmaya başladı. İki gün önce, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, sınır ötesi bir askeri harekâta ilişkin sözleri de, bunun, siyasi, hukuki ve askeri olarak nasıl temellendirildiğini görmek bakımından dikkat çekiciydi.
Bugünün toplumunda, şu ya da bu nedenle bir şiddet kullanımının ortaya çıkması, kamuoyu ilgisinin yoğunlaşması için bir neden oluşturabiliyor. Bunun, daha sonra başkalarına aksettirilmesi yöntemi ve biçimi, elbette herkesin meşrebine göre gerçekleşiyor.
Ancak, şiddet haberleri konusunda, hem özendirici hem de kişiler üzerindeki tahrip edici etkisini azaltmaya yönelik bir standartlaşma eğilimi de var. Fakat buna rağmen, şu veya bu nedene bağlı olsa da, insanların şiddet sonucunda hayatını kaybetmesi, ilgiyi celbeden bir konu. Hatta habercilik standartlarında, bir vakadaki ölü sayısının azlığı veya fazlalığının bile, o konunun, 'haber' olup olmaması bakımından önemli bir faktör olması anlamına geldiği söylenir.
Dünyanın, 11 Eylül saldırılarının ardından, karşı karşıya kaldığı yeni 'düzen'in temel sorunu da, belki bu gerçeğin ve algının nasıl kullanıldığı üzerinde toplanıyor.
Bu durum, Türkiye'nin değişik dönemlere ilişkin yakın tarihi bakımından da farklı değildir.
Bütün bu örneklerde, insan hayatının önemi, elbette belirleyici bir etkiye sahip. Ancak öte yandan, bu şiddet eylemleriyle mücadele, bunların önlenmesi için alınacak tedbirler, yapılacak hukuki düzenlemeler, vb. faaliyetler, bir süre sonra tüm ilişkilerin, karşısında olduğunuz o şiddet dilinin tutsağı haline gelmesine de yol açabiliyor. Belki bunu, kısaca, eylemin düşüncenin önüne geçmesinin heyecanı ya da basit kolaylığı olarak görmek de mümkün.
Haber filmlerinde, şiddet görüntülerinin yayımlanmasının önlenmesi, şiddeti övücü sözlerin ve beyanların engellenmesi gibi uygulamalarda, ifade özgürlüğünün sınırlanmış sayılmayacağının anlamı da, aslında bu kolaycılığın önüne geçilmesiyle ilgilidir. Ama bunun ardında yatan temel neden, güce başvurmanın hiçbir biçimde belirleyici olmaması için böyle açık bir tutumun ortaya konulması gereğinden başka bir şey de değildir.
1990'lı yılların Türkiyesi, ülkeyi kuşatmış bir çatışma tavrının etkisinde geçti. Ve bu ortamın, uluslararası merciler önünde, demokrasi bakımından sınanmasından çıkan sonuçlar ağırdı. Sonuçta, Türkiye'nin Avrupa'nın insan hakları sistemine dahil olma sürecinin, tamamen olağanüstü bir dönemin koşullarıyla tanımlandığı ve hukukun, neredeyse bütünüyle ceza hukukunun duvarları içinde algılandığı bir dönemdi bu.
Çatışmanın, nihai bir uzlaşmanın aracı olarak kullanılması ne ölçüde karışık bir ilişki tasarımını ifade ediyorsa, sadece çatışmanın etkisine bağlı bir gelecek tahayyülü de, sadece güce bağlı bir referansla, ancak bu çerçeve içinde ve elbette gücün araçlarıyla tanımlanmayı ve karşılanmayı kolaylaştırır.
1950'lerden 1990'lara pek başarılı olunamazsa da, son çeyrek yüzyıllık yakın geçmişimizi, gücün ve yok edişin hazzıyla değil, ama geleceğe yönelik bir var olmanın yollarını düşünmekle hatırlamaya çaba göstermemiz, bugün daha da önemli.