Wolfowitz'e karşı demokrasi

ABD Savunma Bakanlığı'nın iki numaralı ismi Paul Wolfowitz'in CNN TÜRK'te, Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar'ın sorularına verdiği cevaplar dünkü Türkiye gazetelerinin manşet haberleri arasındaydı.

ABD Savunma Bakanlığı'nın iki numaralı ismi Paul Wolfowitz'in CNN TÜRK'te, Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar'ın sorularına verdiği cevaplar dünkü Türkiye gazetelerinin manşet haberleri arasındaydı. Radikal'de bu mülakatın geniş bir özetine yer verilmesi iyi oldu. Böylece görüşmenin genel havasını görme olanağı bulmak mümkün olabiliyor. Ama buna rağmen, Wolfowitz'in açıkladığı görüşlerin farklı yanlarına dikkat çekilerek, görüşmenin bütününde göze çarpan bazı görüşleri geride tutan yorumlar da yok değil. Siyaset, biraz bunu gerektirdiği için, bu konuda Türkiye'de yapılan resmi nitelikteki beyanları da, bu bağlamda değerlendirmek mümkün.
Wolfowitz'in, manşetlerde yer verilen görüşü, Türkiye'nin, ABD'nin Irak müdahalesine katılmakta gönülsüz bir tutum ortaya koymasının hatalı bir politika olduğunu teslim etmesi gerektiğiyle ilgiliydi. Bunun yanı sıra Wolfowitz'in, uzun uzadıya Türkiye'nin, Müslüman bir ülke olarak, uzun zamandır demokratik bir geleneği geliştirmeye çalışmasının önemi üzerinde durduğunu da görüyoruz.
Bush yönetiminin şahin kanadının politikaları çerçevesinde, bu sözlerde beklenmedik ve şaşırtıcı bir taraf bulunmayabilir. Ancak bundaki belirgin çelişki, ABD politikalarının ortağı olması beklenen bir ülkenin bunu teslimiyet olarak algılaması gereğinin vurgulanması ve aynı zamanda, onun demokratik bir karaktere sahip olmasının erdemlerine işaret edilmesi konusunda iyice sırıtıyor. Wolfowitz'in söylediklerine bakılacak olursa, demokratik kurumların işleyişiyle dış politika konusunda kararların alınmasını birbirinden epey uzakta tutmamız gerekecek. Bu zata göre, demokratik işleyiş o devletin iç egemenlik konuları bakımından değer taşıyabilir. Ama dış ilişkilere yönelik birtakım kararların alınmasında, 'müttefik' ve 'stratejik ortak' bir Türkiye'nin çizgisi ABD ile paralel olmak zorundadır.
Bu tablo, bugün, ABD'nin Irak'ta uygulamaya çalıştığı kaba modelin biraz daha ince bir ifadesidir. Ülke içinde, yığma ve toplama usulüyle kendi geleceğini belirleme yaftası altına sıkıştırılmaya çalışılan toplulukların, ancak bir 'kamu düzeni'ni sağlamaktan öteye gitmesi şimdilik pek arzu edilmeyen bir yetkiyle donatılmalarının yeterli görüleceği bir yönetim tarzı. Ve halkın gerçek anlamda kendi geleceğini belirlemesinin en belirgin araçlarından biri olan ülkedeki doğal kaynakların tasarrufu konusunda, ABD iradesinin, Irak üzerinde koyu gölgeler yarattığı bir 'özgürleşme' süreci.
1950'li yıllarda, dönemin Türkiye - ABD ilişkilerini ifade eden bir şarkı vardı. Son yıllarda, yakın geçmişe bakan melodramvari belgesellerde de çalındığını hatırlıyorum. Mealen şöyleydi: "Amerika Amerika -İnan dünya durdukça-Türkler beraberdir seninle-Hürriyet savaşında."
Demokratik işleyiş tarzının politikalara yansıtıldığı bir anlayıştan uzak bu şarkının güftesi, bugün de, istenilen Türkiye-ABD ittifakını tanımlıyor mu? Bu, özellikle demokrasiler arasında işlemesi beklenen bir ittifak ve işbirliği olarak tanımlanacaksa, bunun etkili bir biçimde işleyişi veya tıkanıklığını, gene demokrasi üslubu içinde anlatabilmek ve anlayabilmek sanırım mümkün olabilmelidir.
Bu konuda, Türkiye'nin taze hükümetinin 1990-1991 yıllarındaki Körfez krizi nedeniyle, ülkenin anayasal kurumlarının ortaya koyduğu icra tarzını değerlendirmesi ve daha ABD ile bir harekÉt ortaklığı görüşmelerine girişmeden önce, bu deneyimin bir demokrasi içindeki anlamının ifade edilebilmesi, mümkün olabilirdi.
O dönemde, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın zorlayıcı etkisiyle, bunun karşısında veya yakınında duran hükümetin icra tarzı ve Meclis'in bu politikaları kararlarına yansıtması dikkat çekicidir. Fakat bu bağlamda asıl üzerinde durulması gereken, Anayasa Mahkemesi'nin, bir demokraside kuvvet kullanma gibi bir konuda karar alınırken, her iki anayasal organın yetkilerinin nasıl kullanılması gerektiğine işaret eden konuya ilişkin kararıdır.
Bütün bu kurumsal işleyiş ilkeleri ve siyasi deneyimin, devletlerin sürekliliği ilkesi ışığında, herhalde bir anlamı olması gerekirdi.