Yakın geçmişi düşünmek

Bir süre önce, Sabah gazetesinde, Yavuz Donat'ın, Süleyman Demirel ve Kenan Evren ile yaptığı mülakatlar yayımlandı.

Bir süre önce, Sabah gazetesinde, Yavuz Donat'ın, Süleyman Demirel ve Kenan Evren ile yaptığı mülakatlar yayımlandı. Ana konular, 1970'lerin sonlarındaki Türkiye'nin kaotik durumu, 12 Eylül müdahalesi ve askeri yönetim dönemi, derin devlet gibi başlıklarda toplanabilir.
Bu görüşmeler, o günleri hatırlayanlar için pek yeni bir katkı sayılamaz. Belki, bir kez daha neden bir müdahaleye gerek duyulduğu ya da bunun kaçınılmaz olduğunun vurgulanmaya çalışıldığını söylemek mümkün, o kadar. Gerek Demirel'in gerek Evren'in, askeri müdahale öncesindeki yönetim ve denetim aczine dikkat çekmeleri şaşırtıcı değil. Mahalle ve sokakların, karşıt siyasal gruplarca paylaşıldığı bir ortam, batık bir ekonomi ve düzenin sağlanamadığı, etkin ve sürekli bir hukuk düzeninin kurulamadığı bir ülke.
Bu koşullar, askeri müdahalenin de zemin taşları olarak tanımlanabilir. Ancak bir müdahale olmalıydı veya olmamalıydı tartışması, hukuktan çok gücün belirleyici olduğu bir tartışmadır. Fakat, gerek müdahale öncesinde gerek müdahaleden sonra, sivil ve askeri yönetimlerin icra tarzı konusunda, elbette bir hukuksal değerlendirme yapılması mümkündür. Nitekim Türkiye yargısının, özellikle askeri döneme ilişkin uygulamalar konusunda, anayasal sınırlar ve ilkeler temelinde yaptığı yorumlara dayanan bir hukuksal denetimden söz etmek mümkündür.
Bunun en belirin örneği, Sıkıyönetim Kanunu'nda yapılan değişikliklere atfen görevinden alınan binlerce kamu görevlisini ilgilendiren hukuksal vakaydı. Danıştay'ın o vakadaki soruna hukuka yaklaşımı ve bunu hukuken yorumlama biçimi, henüz Avrupa Birliği'nin gölgesinin bile bulunmadığı bir dönemde gerçekleştirildiği unutulmaması gereken bir demokrasi adımı niteliğindeydi. Sanırım, Türkiye'nin demokratik bir hafızayı canlı tutma konusunda, daha gözle görülür bir çaba ortaya koymasının önemini yeterince fark etmiyoruz.
Bu hukuksal ve siyasal çabalar, olağanüstü koşulların hâkim olduğu bir döneme yönelik olması ve bu dönemi, demokratik hukuk ilkeleri bağlamında bir yöntemle ölçüp değerlendirmesi, hangi nedenle olursa olsun, siyasal iktidarlarca aşılması hukukun ihlali anlamına gelen kırmızı hatların anlamına işaret ediyordu. Böyle, olağanüstü bir dönemde bu yaklaşımı savunmak mümkünse, bunun söz konusu olmadığı bir dönem açısından da savunulması, herhalde hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
1970'ler Türkiyesi, özellikle 1970'lerin ikinci yarısındaki devlet aygıtlarının aczi, bu açıdan da değerlendirilemez mi? Farklı siyasal akımlara mensup grupların hâkim olmaya çalıştığı bir ortamın doğmasında, yönetimin konumu ne olmalıdır? Bir devletin ülkesi üzerindeki yetkileri bağlamında, hukuken yapılan genel ve soyut tanımlamalarda, bunun, sürekli ve etkili bir denetimi icra etme kabiliyetine sahip olunması biçiminde açıklandığı bilinir. Bu ölçüt dikkate alınarak o yıllara bakılacak olursa, hiç de bu tanıma uygun bir icraatla karşı karşıya olduğumuz söylenemezdi.
Peki bu durum, başlı başına inceleme gerektiren ağırlıkta bir gerçeği ifade etmiyor mu? Elbette öyle. Ayrıca, bu yakın geçmişle yüzleşmemizin tarzı, mutlaka rövanşist bir güç ilişkileri adabına göre belirlenmek zorunda da değil. Sadece aydınlanmanın önemi, o kadar. Buna yönelik bireysel girişimler oldu. Ama o sınırlarda kaldı. Bugün, belki daha da önemlisi, bu tavrın kamusal zeminde paylaşılan bir tarzda inşa edilebileceği bir hafızaya olan ihtiyaç. Bunun mutlak biçimi hukuk usulü değil elbette.
Ama hem demokratik hafızamızı zorlayan, hem de bunu besleyen
yakın geçmişimizi düşünmek, bugünün Türkiye hukuku bakımından da sağlıklı bir egzersiz olmaz mı?