Yargıcın cübbesi

Gerek Meclis'in önündeki yasalaştırma faaliyetlerinin yükü, gerek siyasi mücadelede hukukun da bir mücadele aracı olarak kullanılmaya çalışılması, son günlerde daha da yoğunlaştı.

Gerek Meclis'in önündeki yasalaştırma faaliyetlerinin yükü, gerek siyasi mücadelede hukukun da bir mücadele aracı olarak kullanılmaya çalışılması, son günlerde daha da yoğunlaştı.
Yargıtay'daki bir duruşmada, başörtülü bir kadın sanığın, bu nedenle duruşma salonu dışına çıkarılması da bu siyasi bağlamda belirginlik kazandı. Bu olay nedeniyle, ilk bakışta, gene hukuki başka bir tartışma da doğdu: Duruşmaya kabul edilmeyen başörtülü kadının hak arama özgürlüğünün ihlâl edilip edilmediği sorunu. Ve haklar arasında hiyerarşiye dayalı bir söylemle bir tartışma başladı.
Türkiye'deki siyasi tartışmalarda genellikle yapıldığı gibi, burada da, mevcut olay olmayan bir duruma atfen anlamlı kılınmaya çalışıldı. Örneğin bikiniyle duruşma salonuna girilmesi halinde de, aynı şekilde, duruşmanın dirlik ve düzenine engel olunacağı gerekçesiyle buna izin verilemeyeceği belirtildi. Oysa, hakların sınırlandırılmasıyla ilgili, bütün o 'açık ve yakın tehlike' gibi formüllerin anlamı, sadece somut, gerçekleşen durumlara ilişkin değil midir?
Duruşma, hukuk kurallarının uygulanmasıyla adaletin tecelli ettiği varsayılan bir ortamda gerçekleştirilir. Bu nedenle bir hukuk düzeni içinde kendilerine tanınan yetkileri kullanan duruşma taraflarının ve elbette yargıcın varmaya çalıştığı hedef, aslında o vakadaki gerçeğin ne olduğudur. Adaletin o vakadaki tanımı da, bu saptamaya bağlıdır. Gerçek, bir davadaki tarafların çıkarına aynı derecede uygun olmadığı için çok dikkatli davranmak, taraflara özenle muamele etmek ve eşit uzaklıkta bir konumda kalmaya titizlikle uymak, yargıcın hem hukuki hem de etik sorumluluğudur.
Duruşmaya katılan tarafların, elbette bu hukuki çabanın niteliğine uygun bir biçimde davranması şarttır. Fakat bunun sağlanması sorumluluğu da omuzlarında olan asıl kişi, yargıçtır. Değişik ülkelerde, iddia ve savunma tarafları için çok şart olmasa da, yargıcın mutlaka diğer dava taraflarından veya izleyicilerden daha farklı giyinmesi belli bir simgesel
anlama sahiptir. Örneğin yargıcın cübbesi, bütün o hukuki ve etik sorumluluğun somut bir ifadesi olarak kabul edilir.
Bu açıdan bakılırsa, Türkiye'deki son vakanın hukuken değerlendirilmesi gereken en önemli sonucu, bir sanığın savunma hakkının sınırlandırılmasıdır. Anayasa'nın 36. maddesinde şöyle bir hüküm var: "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz"
Anayasa'nın bu hükmü, 2001 yılında, Türkiye'nin, insan haklarını koruyan, demokratik bir toplum olma amacına uygun olarak değiştirilmişti. Son iki yılda, bu amaçta bir değişiklik olduğu, herhalde iddia edilemez. O halde, gene Anayasa'nın bir başka hükmünde (Madde 13), 'temel hak ve özgürlükler, yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir' denildiğine göre, son vakayı, hukuken açıklamak mümkün müdür? Zira Türkiye kanunlarında böyle bir sınırlayıcı hükmün olmadığı uzmanlarca belirtiliyor. Unutmayalım ki, daha 1939 yılında bile, o zamanın Danıştay'ı olan Şurayı Devlet, hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini, bir kararında açıklıkla vurgulamıştı.
Bu durumda, söz konusu vakadaki yargıcın, büyük ölçüde Türkiye siyasi organları arasındaki gerilimin etkisinde hareket ettiği anlaşılıyor. Yargıçlar hukuk kurallarını yorumlama yetkisine sahiptir. Ancak kişilerin hak ve özgürlükleriyle ilgili kuralların yorumlanmasında geliştirici ya da o hak ve özgürlüğün korunmasını etkili kılan bir yorum yöntemine başvurulması, demokrasilerin temel sınavlarından biridir. Sınırlama elbette söz konusu olabilir, fakat yukarıda belirttiğim hukuki sınırlar çerçevesinde.
Türkiye adalet mekanizmalarının pek çok sorunu var. Özellikle yargı bağımsızlığı bunların başında geliyor ve pek çok yargıcın da yakındığı bir gerçek. Sanırım asıl talihsizlik, yargıçların, bizzat kendi icraatlarıyla da bu bağımsızlığı gölgeleyen bir siyasi anlayışı pekiştirmeleri olur.