Yeni bir Anayasa

Seçim ortamı, siyasi partilerin belli öncelikleri doğrultusunda birbirlerine karşı yürüttükleri kampanyalarla yavaş yavaş hissedilmeye başladı.

Seçim ortamı, siyasi partilerin belli öncelikleri doğrultusunda birbirlerine karşı yürüttükleri kampanyalarla yavaş yavaş hissedilmeye başladı. Bu çerçevede, bir Anayasa değişikliği vaadine de yer verildiği görülüyor. Bu tutum AKP cephesinde daha belirgin. Tanınmış bir anayasa hukukçusunun da AKP saflarında yer alması, seçim sonrasında bu yönde bir atağa girişileceği mesajını ortaya koyuyor. Anayasa değişikliği, diğer partilerin seçim sonrasına yönelik vaatleri arasında da, farklı biçimlerde bile olsa bir yer tutuyor.
Türkiye, 1995, 2001 ve 2004 yıllarında yapılan değişikliklerle, Anayasası'nda, özellikle insan hakları temelinde bir iyileştirmeyi gerçekleştirmeye çalıştı.
Bu yönde, gerçekten önemli değişiklikler yapıldığı yadsınamaz. Ancak hiç kuşkusuz, bu değişimin asıl itkisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik çabaları bağlamında yapılması kaçınılmaz olan bir iyileştirme biçiminde gelişti. Bugünse, durum bundan daha farklı bir tablo sergiliyor.
Özellikle son aylarda, cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında belirginleşen devlet aygıtları arasındaki ilişkilerin seyri, bir süre önce AKP hükümetince radikal bir Anayasa değişikliği tasarısı biçiminde ele alınmıştı. Hatta, bu yönde bir Anayasa değişikliği paketinin de hazırlandığını biliyoruz.
Seçimlerden sonra, yeni bir Anayasa'nın hazırlanması biçiminde, kapsamlı bir çalışma söz konusu olacaksa ve AKP bu konuda başı çekecek bir politika izleyecekse, bunun, özellikle son aylardaki gelişmelerin gölgesi altında tanımlanmasından kaçınılması gerekir. 1982 Anayasası'nın biçimlendirildiği 12 Eylül dönemi, bugün seçimlere katılan belli başlı siyasi partilerin veya onların seleflerinin de tümüyle mağdur edildiği bir dönemdi. En azından bu ortak paydanın hâlâ canlı olan belleğini, böyle bir siyasi ve hukuki girişimin itici gücü olarak düşünmek mümkün olabilir.
Fakat bu çerçevede, süregelen güvenlik politikalarıyla 12 Eylül döneminin 'hukuki' öncelikleri arasında bir paralellik kurma çabaları da söz konusu olabilir. Bu durumda, böyle bir anayasal girişimin, o geçmişteki ortak paydayı bugüne, bugünün siyasi ve hukuki paylaşım konularının tartışılmasına taşınmasının önlenmesi, ayrıca bir siyasi maharet gerektirecek gibi görünüyor. Seçimler sonrasında oluşacak Meclis'in, bir kurucu meclis işlevine de sahip olmasında gözden uzak tutulmamasında yarar olan bir başka unsur daha var: Bunu, her ne kadar seçimlerden yeni çıkılmış olsa da, anayasa hazırlığının toplumsal örgütlenmenin uzağında tutulmadan gerçekleştirilmesine olan ihtiyaç biçiminde tanımlamak mümkündür.
Bu yönde bazı tutum farklılıklarını da dikkate almak, böyle bir yaklaşımı cesaretlendirici olabilir. Örneğin bu anayasa taslağı hazırlığının, mutlaka biçimsel anlamda bir anayasa modelinin sıfır noktasından başlanarak kotarılmaya çalışılması anlamına gelmesi şart değildir. Toplumsal katkı ve işbirliğinin, öncelikle bu anayasaya hâkim olması istenen ilkesel çerçeveyi belirlemeye yönelik olması yeterli kabul edilebilir. Kısaca, bu bağlamda, zaten tartışılması düşünülmeyen temel ilkeler dışında, kişinin hak ve özgürlükleri ve devlet aygıtlarının hem kişiler hem de birbirleri karşısındaki işleyişine ilişkin yetki, görev ve usul konularına ilişkin sadece ilkeler üzerinde bir uzlaşma çabası önemlidir.
Anayasalar, o ülkedeki güç ilişkilerinin tasarımını da, kurucu iktidarın siyasi meşrebine göre sergileyen metinlerdir. Sanırım, Türkiye'nin yakın geleceği bakımından, bu gerçeği bilmekle birlikte, bundan daha önemli kılmaya çalışmamız gereken konu, ülkedeki tüm insanların güç ilişkilerinden çok, bu ortak hukuki metin sayesinde kendi konumlarının nasıl güçlendiği düşüncesine sahip olabilmelerine fırsat verebilmek ve bunu gerçekleştirebilmek olmalı.