Yeni Irak politikası

Türkiye'nin Irak'a asker göndermesinin şimdilik söz konusu olmadığı, bizzat hükümet üyelerince geçen hafta açıklandı.

Türkiye'nin Irak'a asker göndermesinin şimdilik söz konusu olmadığı, bizzat hükümet üyelerince geçen hafta açıklandı. Bu, olumlu olarak karşılanması gereken bir gelişme.
Bunun nedeni, sadece silahlı çatışmanın sürdüğü bir ülkeye gitmeyerek, gönderilecek askerlerin yaşam hakkını korumuş olmakla sınırlı da değil. Irak krizi patlak verdiğinden beri, Türkiye'nin bu konudaki girişimlerini, askeri seçenekler dışında bir biçimde ifade edememesi de, belki artık yeniden değerlendirilmesi gereken, geride bırakılmak zorunda kalmış bir politika olarak dikkat çeker.
Ancak Irak'a asker gönderme sorunuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bazı konular da var.
Hükümetin bundan sonra asker gönderme gibi bir karara varmasını meşru kılacak bir dış gelişme hâlâ ortada yok. Diğer bir deyişle, böyle bir hareketi hukuken mümkün ve meşru kılacak bir karar yok. Dolayısıyla
1 Mart kararının alındığı dönemde durum neyse, 7 Ekim kararının ardından, bugün de o. Fakat buna rağmen, bu yılın kış aylarında, özellikle hükümet çevrelerince ileri sürülen bir iddia da havada asılı kalmış görünüyor.
Hatırlanacağı gibi, Anayasa'nın 92. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
yabancı ülkelere gönderilmesinin, 'uluslararası hukukun meşru saydığı haller'de mümkün olduğuna dikkat çekilmekteydi. O zaman, bazı hükümet üyeleri, bu maddede vurgulanan 'meşruiyet' kavramının nasıl ve ne zaman tanımlanacağına ancak Meclis'in karar verebileceğini iddia etmekteydiler. Bir başka açıdan bu, Meclis'in alacağı bir asker gönderme kararının, zaten bu meşruiyetin saptanması anlamına geleceği biçiminde yorumlanıyordu. Oysa, uluslararası hukukun tanıdığı sınırlar çerçevesinde, bir devletin silahlı kuvvete başvurmasını gerektiren haller belliydi ve bu kural, bugün de değişmiş değil: Meşru müdafaa ve BM Güvenlik Konseyi'nin kararına dayanarak icra edilecek askeri nitelikteki zorlayıcı tedbirler.
Bunun aksi bir yorum tarzı, bunu iddia edenleri, bugün ABD ve Britanya'nın içinde bulunduğu duruma düşürmekten başka bir anlam taşımaz. Fakat hükümet, ısrarla bu ikinci yoldan yürümeyi tercih etti. Ve böylece Irak'a asker gönderilmesiyle, Türkiye'nin kendi meşru çıkarlarını koruduğu ileri sürüldü. Zaten Anayasa'daki o 'meşruiyet' ölçütünün de bundan başka bir şey olmadığı sanıldı. Bugün, Irak'a asker gönderilmemesine ilişkin
yeni hükümet kararı, tamamen ABD'nin telkinleriyle alındığına göre, geçen yıldan beri savunulan o 'meşruiyet' tanımının da içinin boşalmış olduğu görülüyor.
Oysa, bu meşruiyet tartışmasında, uluslararası hukukun belirlediği sınırlar içinde hareket etmek, ne Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olurdu ne de Anayasa'nın da vurguladığı hukuka.
Bu son kararın beyanıyla birlikte, Türkiye Dışişleri ve Milli Savunma bakanları, eğer Irak'tan Türkiye'ye yönelecek bir tehdit doğarsa, Türkiye'nin buna kayıtsız kalmayacağı ve askeri anlamda da gereken neyse onun yapılacağını belirtiyorlar. Bu yeni tutum, dış etmenlere bağlı olarak ortaya çıkmış olsa da, Türkiye'nin, biraz gecikmiş olarak hukuka uygun bir konuma geldiği biçiminde de düşünülebilir. Bizzat bakanlarca kastedilen bu durum bir meşru müdafaa konumunda kalmak anlamına gelir. Kısaca, Irak'tan Türkiye'ye yönelik bir silahlı saldırı ya da çok yakın bir saldırı tehlikesi tehdidiyle karşı karşıya kalmak.
Ve görüldüğü kadarıyla, 7 Ekim tarihli Meclis kararının hükümete tanıdığı izin de bu sınırlar içinde, yeniden tanımlanmış oluyor. Gerçi, bir devletin meşru müdafaa gerekçesiyle kendisine yönelmiş bir saldırıyı püskürtmesi için, böyle bir parlamento kararına gerek duyması şart değildir. Ama zoraki olarak gelinen yerin böyle tanımlanması ve Türkiye'nin
Irak ve Iraklılar için yapabileceği siyasi ve ekonomik katkıların neler olabileceğinin daha etraflıca düşünülmesi evresi de, artık başlamış sayılmalı.