'Yeni' yıl söylemi

Yılın sonuna doğru ya da yeni yılın ilk günlerinde, genellikle geçen yılı betimlemeye çalışırız.

Yılın sonuna doğru ya da yeni yılın ilk günlerinde, genellikle geçen yılı betimlemeye çalışırız. Belli bir dönemin, kişisel veya toplumsal bakımdan muhasebesini yapmanın değişik yararları olabilir. Ancak, bu değerlendirmelerde dikkat çeken bir yaklaşım tarzı var. Bu, o yılın belli başlı olaylarını sıralamak biçiminde görülüyor. Bunu yaparken, geride kalan yıldan, adeta bizden bağımsız bir yaratıkmış gibi, hatta belli karakter özellikleri vurgusuyla söz ettiğimiz de görülüyor. Tüm insan ilişkilerinden bağımsız ve 'iyiliği' baskınsa
özlemle aranacak, 'kötülüğü' ön plandaysa geçti diye rahat bir nefes alınacak bir yeni yıl söylemi aralık ayının son günlerinde hepimizi kuşatıyor.
2001'de böyle değerlendiriliyor. Ve bu tasnifte, elbette 'kötülük' hanesi çok geniş olan bir yıl olarak anılıyor. Türkiye'de, ekonomik kriz ve sonuçladığı genel yoksullaşma; ayrıca cinayetler ve kayıplar, toplumca üzerimize çöktü. Ben, İstanbul'da pek alışık olmadığımız, bir ayı aşkın bir süredir ağırlaşan, gri Kuzey Avrupa havasının da yılı bitirirken, bu kötümser tabloyu iyice kararttığını düşünüyorum.
Dünyada ise 11 Eylül ve sonrasındaki gelişmeler, geçen yılın hatırlanmasında başlıca referans olacak. Ve tabii, onun nitelenmesinde de.
11 Eylül'de olanlar, sadece bazı sosyologların kuramsal tezlerini doğrulamış örnek olaylar olarak kabul edilmedi. Bazı siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin kurdukları bir evrenin ayrımcı söylemi, hemen bu olayların tanımlanmasında da kullanıldı ve bu nedenle gerçekleştirilecek bir karşı müdahalenin meşruiyet zemini kurulmaya çalışıldı. Bu saldırıların sorumlusu olarak görülen kişi ve çevreler de, aslında bu söylemin içinde bir hareketi tercih ettiler. Böylece, eğer güçlendiği ileri sürülebilecek bir görüş varsa, bunun hangi tarafın görüşü olduğu pek anlaşılamadı.
Türkiye yöneticileri, devletler sisteminin güçlendiği fakat bireysel hak ve özgürlüklerin daraltılmaya, hatta durdurulmaya çalışıldığı bu ortamda, Türkiye'nin yıllardır yürüttüğü benzer
bir politikanın anlamının kavranmaya başlandığı düşüncesiyle haklılık sarhoşluğuna kapıldılar.
Oysa temel sorun, ne güçte olursa olsun, şiddeti önlemede kullanılacak meşru şiddetin, sonuçta bunun devlet tekelinde olması gerçeği karşısında, o meşruiyet niteliğini korumasına gösterilecek özen ve kararlılıktı. 11 Eylül sonrasında olanlar, bu anlamda, ne geçmişin kusurlarını düzeltti ne de bugün dünyadaki terörle mücadele, sadece böyle bir yafta altında yürütüldüğü için meşru kabul edilebilir.
Türkiye'de, buna rağmen, dünyadaki genel eğilimin aksine ve Avrupa Birliği'ne yaklaşmaya yönelik birçok iyileştirme de yapıldı. Bunun, yeni yılda da hızla sürdürüleceğine ilişkin resmi açıklamalar var. Bu Türkiye'de hep varolagelen bir çelişkiyi de ortaya koyuyor: Geçmişin söylemini, bugünün gelişmelerini tanımlamakta ısrarla savunmak. Ama öte yandan, yeni bir söylemin sonuçladığı hukuki ve siyasi kurguyu da biçimlendirmeye çalışmak.
Türkiye'de, yeni yılın niteliğini bu yeni söylemin gücü ve etkisiyle belirlemek için çaba göstermek şart.