Yine meşruiyet

Irak'ta, topyekûn askeri harekâtın sona ermesinden bu yana, mevzi fakat ölümcül çatışmalar sürüyor.

Irak'ta, topyekûn askeri harekâtın sona ermesinden bu yana, mevzi fakat ölümcül çatışmalar sürüyor. Aslında, hukuken bir barış düzeninin kurulmamış olduğunu göz önünde bulundurmak gerekirse, bu durum hiç şaşırtıcı bulunmayabilir.
Irak'taki ABD ve Britanya birlikleri, bu ülkede 'işgalci devlet' statüsünde bulunduklarına göre, buna ilişkin uluslararası hukuk kuralları bağlamında bir yükümlülük altında bulundukları tartışmasızdır. Bu, özellikle Irak'ta kamu düzeninin sağlanması amacıyla gerçekleştirilecek askeri faaliyetler bakımından hayati sonuçları olabilen bir durumdur. Zira, son birkaç gündür, Irak'taki çatışmalara ilişkin haberlerde de temas edildiği gibi, ABD ve Britanya birliklerine yönelik saldırılara karşı, bu birliklere mensup askerlerin karşı saldırılar düzenlemesi ve bu eylemlerde ne şiddette ve nasıl bir kuvvet kullanıldığının çok net olmaması, hep
birkaç ay önce yoğun bir biçimde tartışılan, o 'meşruiyet' sorununu yeniden önümüze itiyor.
Hukuken, işgalci kuvvetler işgal ettikleri ülkede kamu düzenini sağlamakla yükümlüdür. Ancak bu insancıl hukuk kuralının doğuşu ve kabulü, bugünün dünyasında oluşmadı. Dolayısıyla, henüz devletlerin birbirlerinin ülkesini işgal etmelerinin hukuken de mümkün olduğu bir dönemde oluşmuş bu kuralı, bunun aksi bir hukukun geçerli olduğu, bugüne de taşıyarak bu sonuca varıyoruz. Fakat öte yandan, bugünün hukukunun açıkça ihlal edilmiş olması gerçeği de sürekli olarak varlığını hatırlatıyor.
Örneğin, Irak'ın gerek kitle imha silahları konusunda, gerek başka nedenlerle uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini açıkça ihlal ettiğinin, uluslararası inceleme heyetlerince ortaya konulmak yerine, bu ülkeye karşı topyekûn bir savaşa girişilmiş olması, dini akideler bakımından yapılan farklı meşrulaştırma çabaları bir yana, hukuken karışık bir duruma yol açtı. Her şeyden önce, meşruiyet zemininde hareket edilmemesi nedeniyle, Irak'ın, bu saldırılar karşısında meşru müdafaa hakkını dahi ısrarla savunabileceği bir durum ortaya çıktı. Dolayısıyla, ülkedeki işgal kuvvetlerine karşı bu bağlamda bir mücadelenin ortaya çıkması söz konusu olabilir.
Öte yandan, bir diğer tartışma gerektiren konu da, barış koruma güçlerine dahil birliklere mensup personelin cezai sorumluluğunu kaldıran bir kararın, bu ay içinde Güvenlik Konseyi'nde kabul edilmesi. Bu, geçen yıl haziran ayında kabul edilen bir kararın yürürlük süresinin bir yıl daha uzatılmasıyla ilgili bir karardı. Buna göre, Birleşmiş Milletler'in kurduğu veya yetki verdiği harekâtlarda görevli personel, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yetkisini tanımış olan bir devletin ülkesinde görev yapıyorsa ve bu mahkemenin yetkisine giren bir suç işlediği iddia ediliyorsa, bu uzatma kararı gereğince, bu uluslararası mahkeme önünde hukuken sorumlu tutulamayacak.
Bu karara ilişkin Güvenlik Konseyi'ndeki görüşmelerde, ABD temsilcisi Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hukuk olmadığını iddia etti. Oysa, daha Nürnberg davalarıyla başlatıldığı dönemden bu yana, ABD'nin de içinde olduğu bu hukuki sürecin bugün vardığı aşamada bu mahkeme bulunuyor. Tabii, ABD temsilcisinin bu görüşü ve ABD'nin kısa vadedeki çıkarları böyle bir kararın kabulünü gerektiriyordu. Ve bu da, hemen Irak harekâtını akla getiriyor. Bugün Irak'ta olan bitenin, Birleşmiş Milletler bünyesinde kotarılmış bir barış gücü harekâtı çerçevesinde gerçekleştirilmediğine göre, bu Konsey kararının uygulama alanı içinde bir vaka olarak nitelenmesi de zor.
Kısaca, uluslararası ilişkilerde, özellikle en sorunlu olan kuvvet kullanma alanında hukuki yükümlülükleri hâkim kılma çabalarına karşı bir söylemin kurumsal anlamda da etkili kılınmaya çalışıldığı söylenebilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, bu kararın kabulü öncesinde, Konsey'e şu telkin ve temennide bulunmayı uygun görmüş:
Ümit ederim ki, barış güçlerine ilişkin bu bağışıklık uygulaması yıllık bir rutin halini almaz.