Behçet

'Ev alma, komşu al' dememişler boş yere. Hayırsız komşumuz Yunanistan'ın son marifetini okuyunca aklıma geldi bu söz. Yo hayır, Doğu Anadolu'yu Kürdistan olarak gösteren haritadan söz etmiyorum.

'Ev alma, komşu al' dememişler boş yere. Hayırsız komşumuz Yunanistan'ın son marifetini okuyunca aklıma geldi bu söz. Yo hayır, Doğu Anadolu'yu Kürdistan olarak gösteren haritadan söz etmiyorum. En azından onun kadar ciddi bir durum var: Adamlar hastalığımızı elimizden almaya kalkmış!
Bu ilk vukuatları değil tabii. Daha önce de içliköfteyi, yoğurdu, döneri, Hacivat ile Karagöz'ü de almaya kalktılar, sonuna kadar mücadele ettik, vermedik. Ama hastalığımızı elimizden almaya kalkacakları hiç aklıma gelmezdi.
Sorun 'Behçet hastalığı' ile ilgili. Bu hastalığı ilk tanımlayan kişi Hulusi Behçet adında bir Türk doktoru olduğu için 1947'deki bir uluslararası tıp kongresinde hastalığa 'Behçet' adı verilmiş.
Ama şimdilerde Yunanlı doktorlar (kıskançlık krizine kapıldıklarından olmalı) "Bu hastalığı ilk bulan bir Yunanlı doktordur, onun adı da eklenmelidir" diyerek itiraz eder olmuşlar!
Bunu okuyunca çok üzüldüm doğrusu. 'Demek bize bir hastalık adını bile çok görüyorlar' diye düşündüm. Aslında Yunalıların övüneceği o kadar çok filozof, bilgin, sanatçı ve yazar var ki, bizim hastalığımıza, dolmamıza, dönerimize neden göz dikerler bilmem. Açgözlülükten olmalı!
Ve her iki tarafta da milliyetçilik bazen o kadar aşırı ve saçma boyutlara ulaşıyor ki, bir hastalık yüzünden iki ülkenin ilişkilerinin bozulmasından korkarım. Her iki ülkenin aşırı milliyetçileri mitingler düzenlemeye, yürüyüşler yapmaya, sloganlar atmaya başlarsa hiç şaşırmayın: 'Behçet bizimdir, bizim kalacak!'
Olacak şey değil tabii. Ama fanatizmin girdiği yerde akıl ve mantık genellikle iflas eder.
Tarihte ve günümüzde o kadar çok örneği var ki!
Bir tanıdığımdan şu öyküyü dinlediğim zaman inanamamıştım. Yunanistan'ı ziyaret eden bir Türk, çiçekçi dükkânında beğendiği bir saksı çiçeğini almak ister. Satıcı, "Bunu almanızı tavsiye etmem, gümrükte sorun çıkabilir" der. Çiçeği almak isteyen, "Siz çiçeği verin" der, "ne sorun çıkabilir ki?"
Gümrüğe gelir. Yunanlı gümrük görevlisi saksıyı alır, toprağını boşaltır, çiçeği topraksız saksıya geri koyarken durumu açıklar: "Bir avuç Yunan toprağını bile yurtdışına çıkaramazsınız!"
Bu öykü belki uydurmadır, belki gerçektir, onu bilemem. Fakat insanların başına buna benzer şeyler her zaman gelebiliyor.
Bir hastalık adını bile ulusal bir soruna dönüştüren zihniyetten korkmak gerekir. Üstelik bunu yapanlar sıradan insanlar değil, doktorlardır! Yani toplumun en iyi eğitilmiş insanları!
Bu insanların Türk, Yunanlı, Çinli, Alman veya Amerikalı olmaları hiç önemli değil. Herhangi bir ülkeden, milliyetten, ırktan, dinden, siyasal görüşten olabilirler. Bunların ortak özeliği bağnaz olmalardır. Çok iyi diplomaları olabilir, çok yüksek makamlarda oturabilirler, çok kitap okuyup yazabilirler, ama üzerlerinden atamadıkları derin bir nefret duygusundan bir türlü kurtulamazlar.
Çağımızın en korkunç hastalığıdır bağnazlık.
Ben, Behçet hastalığını Yunanlı dostlarımıza vermeyi öneriyorum.
Hediyemiz olsun, güle güle kullansınlar!
Dünyada hastalıktan ve bağnazlıktan bol ne var ki?